|
23 Şubat 2012 Perşembe
En Yeniler
Çok Satanlar
|
 |
'Mutlu sonların yazarı değilim'
ÜMRAN AVCI
GAZETE HABERTÜRK - 28/02/2011
Aslı Tohumcu, yeni romanı "Taş Uykusu"nda mekân olarak bir belediye otobüsünü seçti. O otobüse yolcuları bindirdi ve onların zihninden geçenleri okuyup, hikâyelerini anlattı. Düşünün ki, aynı otobüste omuz omuza yolculuk ettiklerimiz arasında çocuğunu öldüren de olabilir, tacize tecavüze uğrayan hatta sübyancılıkla suçlanan bir öğretmen de. Aslı Tohumcu'nun bir Türkiye panoraması oluşturan yolcularının hikâyeleri de işte böylesine mutsuz, öfkeli, gerçekten ümitsiz... Aslı'nın tabiriyle otobüs kıyamete gidedursun, yazar "Okuyana iyi yolculuklar dilerim!" diyerek yorumu okurlarına bırakıyor...
Otobüs fikri nasıl doğdu?
Ben de büyük şehirlerdeki herkes kadar çok vakit geçiriyorum toplu taşıma araçlarında. Özellikle "Şeytan Geçti"den sonra anlatmak istediğim büyük bir hikaye vardı. Şiddete uğrayan kadınların hikayelerini yazmıştım ama şiddeti daha genel anlamda ele almak istiyordum. Daha sıradan hayatların, gazetelerin üçüncü sayfalarında okuduğumuz bize uzak gelen, film gibi gelen ama yanıbaşımızda yaşanan birtakım hayatların hikayesini anlatmak istiyordum. Çok sayıda hikaye anlatmak için bir mekana ihtiyacım vardı. Öyle olunca insanları belediye otobüslerine bindirmeye, anlatmak istediğim hikayeleri otobüs yolcularının üzerinden anlatmaya karar verdim.
Otobüste kaç yolcu ve hikâye var?
59 yolcu var, 8'i çocuk 7'i anaokulu öğrencisi bir de çingene kadının çocuğu var. Tablo iyi değil. Bir öğretmen sübyancılıkla suçlanıyor, çingenenin adı bile yok. Adı yok çünkü gerçekte de adı yok. Adam kereste tüccarı ama Kürtçe konuştuğu için PKK'lı diye üzerine yürüyorlar. Ya da bir kız Hristiyan oldğu için o.....pu muamelesi görebiliyor. Dindar biri çok faşist olabiliyor . Çok önyargılarla, sıkıntılarla, yoklukla yoğrulmuş insanlar. Yuvarlanıyorlar ve yuvarlandıkça o top büyüyor ve kendi üstüne düşecek bir çığ haline geliyorlar.
Yaptığın otobüs yolculuğunda seni etkileyen bir anın oldu mu?
Üniversite dönemindeyken Beşiktaş - Ortaköy hattında şöyle bir olaya şahit olmuştum, yaşlı bir amca elele tutuşan genç bir çiftin çok ciddi şekilde üzerine yürümüştü. Onları sevişmekle suçlamakla işe başlamış olayı, "Biz de erkeğiz, bizim de canımız çekiyor" gibi çirkin bir noktaya getirmişti. Ahlaktan yola çıkıp çocukları eleştirirken, kendi ahlaksızlığını fışkırtacak bir noktaya gelmişti. Her akşam bir sürü 'hat'ta eminim bir sürü olay oluyordur. Birgün mesela bir yolcunun 'basın' diye elden ele uzattığı bir akbilin çalınması bana çok enteresan gelmişti. Kadının teki, "Şerefsizler bu üçüncü oldu!" diye bağırıyor.
Onca gözlem sonrası yolcuların yüzünde an çok ne gördün? Acı, mutsuzluk, öfke...
En çok sıkıntı ve öfke görüyordum. Suyun üzerinde durma sıkıntısı, boğulmama gayretinin verdiği sıkıntı. Bu sıkıntının yarattığı bir öfkeydi gördüğüm. Hayat hiç adil değil, hayat Türkiye şartlarında çok zor. Bu da yüzümüze vuruyor. Görünen o ki çoğunun sonu mutlu son değil. Ben de mutlu sonların yazarı değilim. Bunu çok gerçekçi de bulmuyorum kendi adıma.
"Taş Uykusu"nun kahramanlarını taşıyan bu otobüs nerede gidiyor?
Otobüsün yaptığı bir yolculuk var evet. Durak adları üzerinden mecazi olarak düşünürsek bu kıyamete giden bir otobüs. Hatta otobüsün burnunun kıyamete vardığını, arkasının da aynı yere doğru gittiğini söylebiliriz.
DERİN BİR UYKUDAYIZ
"Taş Uykusu" ismi üzerine de konuşmak isterim biraz.
İlgimi çeken ve muhakkak anlatılmasını düşündüğüm hikâyeleri topladım. Ama tabloya bakan, okuyan için hatta yazan için çok tedirgin edici bir tablo var. Çünkü insanlar mutsuzlar. Yazarken durup baktım ve çok önyargılı ve tahammülsüz olduğumuzu gösteren bir tablo ortaya çıktı. Romanı bitirdikten sonra bir yorgunluk, garip bir boşluk duygusu çıktı ortaya. Bir yerde derin bir uykudayız diye düşündüm. O yüzden de kitabın adını "Taş Uyukusu" koydum.
İSTANBUL ZEHİRLİ DE OLSA YAZARI BESLİYOR
2007'de konuk yazar olarak Hollanda'da kaldın. Türkiye'deki edebiyatçılarla oradakilerin şartlarını kıyaslar mısın biraz?
Genel olarak Avrupa'da çok fazla burs, vakıf var. Daha önce kitap çıkarmamış bir genç bile bir yıllık cüzi kirasını ve cep harçlığını alarak oturup evinde romanını yazabiliyor. Bizde sektörün boşlukları, eksikleri var. Bizde sadece kitap yazarak hayatını kazanabilen belli sayıda insan var. Çoğunluk benim gibi 09.00 - 18.00 memuriyet yapıyor.
Yine Hollanda örneğinden yola çıkarak soruyorum sendeki yazarlığı daha çok İstanbul gibi bir harala gürele mi besliyor yoksa oradaki dinginlik ve düzen mi?
Yedi buçukta biten bir hayat, caddelerin tenhalığı, sokakta bir kedi ya da köpeğin olmaması, bazı sorunları çözmüş olmaları bir refahı da birlikte getiriyor çok güzel bir şey ama Aslı Tohumcu söz konusun olduğunda İstanbul çok zehirli de olsa iyi bir beslenme kaynağı. Ama zaten yazarın birderdinin olması gerekmez mi?
'KAİNAT BENİM'
Kendimin kitaptaki "Kainat" olduğumu düşünmeyi tercih ediyorum. İsim çok iddialı; o da Ömer Madra'nın "Merhaba Kainat" sözüyle çıktı. Doğum yaptığım sabah hastaneye giderken çok heyecanlıydım... Biraz kafamı dağıtmak istiyordum. Açık Radyo'yu açtık ve Ömer Madra çok bed, mutsuz bir sesle Bilge Köyü katliamı haberini geçiyordu. Çok hüzünlü bir güne dönüştü benim için. Bir de kız çocuk doğuracak olmamı da katarsak o anlamda özellikle "Kainat benim" diyebiliriz.
RENGİN ARSLAN (Arşivi)
25/02/2011
Viyana, Eskişehir, Haydarpaşa, Ankara garı fark etmez. 'Trenler de Ahşaptır' yazıları trenlerle, raylarla, istasyonlarla ve belki de en önemlisi içinden şiir geçen trenlerle ahbaplığın hani neredeyse kardeşliğin kitabı.
Bir tren yazısına başlayamam ben. Beş yaşımdayken eşyamı toplayıp evden kaçmayı planlarken, "Dedemin evine giderim, hem orası istasyona da yakın" dediğimi hatırlayabilirim. 15 yaşında sabah beşte sevgili arkadaşımla, 'gün doğmadan çıkacaksın yola' şiarına uyup bisikletle istasyona gittiğimizi, trenleri olmayan sahipsiz peronlarda Eskişehir'in üzerine güneşin doğmasını beklediğimizi hatırlayabilirim... O peronların trene kavuşmasını, trenin Eskişehir'e varmasını, trenden inen yolcuları, adres soran yetmişindeki kınalı teyzeyi yeniden düşünebilirim. Ankara'ya giderken, gecenin dördünde hafif bir ürpertiyle her seferinde Eskişehir'e yaklaşırken uyandığımı, yanımda oturan arkadaşıma istasyonu gösterip, "Bak, Eskişehir" dediğimi; istasyonu Eskişehir saydığımı anımsayabilirim. İstasyona giden yolun iki yanındaki atkestanesi ağaçlarını, baharsa, onların beyaz çiçekli dallarını çağırabilirim.
Haydar Ergülen'in 'Trenler de Ahşaptır' kitabını okumaya başladığımdan beri İstanbullu eşim dostum, bu çocukluk, ilkgençlik yıllarının trenli, istasyonlu hatıralarını dinliyor benden. Anlatıyorum ki, insanı İstanbul'dan müteşekkil saymasınlar. Taşranın, bozkırın tadını, bir tren düdüğünün koca düzlüğe nasıl dağıldığını bilsinler. Sanıyorum içinden düdüğünü savura savura trenlerin geçtiği bir kentte büyümeseydik başka olurdu hayatlarımız, diyelim ki yazgımız... Ama bunları anlatmam sebepsiz değil. Haydar Ergülen bana, okura anlatıyor, ben onunkinin yanına kendi istasyonumu sıkıştırıyorum. İnsanın içine bir kere anlatmak düştü mü kurtuluş yoktur ne de olsa.
Trenlerin yazgısını, hayatını değiştirdiklerinden biri Haydar Ergülen. Öyle anladım ben kitabını okuyunca. Kitabı okumadan bilmiyor muydum? Sanırım hayır. Aynı yayınevinin yolcusuyken Eskişehir'e "ne zamandır" gidemediğini söylerken, anlayamamışım hasretini. Hem trene hem Eskişehir'e. Ankara'yı, Eskişehir'i ve Haydarpaşa'yı ve cümle tren raylarını birbirine nasıl eklediğini konuşmamışız. Kitabı okuyunca anladım. Ama daha da önemlisi, bir treni sonsuz bir cümleye dönüştürmesini, trenin içinden şiir geçirmesini anlayamamışım. Olsun, varsın. Beş dakikalık konuşmalarda anlaşılacak şey değil ki bu. Trenler de Ahşaptır anlattı beş günlük bir yoluculukla, sağ olsun. Belirtmem gerek mutlaka, 'Nar Trende' başlıklı yazıyı okurken anladım en çok. Yani diyelim ki en çok Nar anlattı bana tren yolculuğunu.
Yazacağım diğer cümlelerden önce kısacık söyleyeyim: Ergülen'in kitabı şiirli bir tren şarkısı. "Çocukluğun çaresi yoktur, mutlaka geçer! Geçmeyen bir yazıdır, çoğu kere ne zamanın ne hayatın çıkarabildiği bir leke gibi kalır" diyor. Biz okuruna da iyi ki kalmış demek düşüyor. Ergülen'in şiirlerini hadi şimdilik bir yana koyalım -malum yazının konusu yazılar- 'yazısının lekesi' iyi ki geçmemiş.
Yoksa nasıl bilirdik, Che'nin Haydar Ergülen'in Eskişehir'den bir akrabası olduğunu. Babasının, Kel Hasan Usta'nın kendi elleriyle yaptığı kitaplığa iki de kitap koyduğunu. Birinin yazarının Fakir Baykurt, diğerinin Che Guevera olduğunu. Bu yüzden Che'nin Ergülen için, "genç ölmüş bir amca veya dayı" olduğunu. Bu bir tren değil Eskişehir'dir aynı zamanda.
'İyiliğin merkez istasyonu'
Yine de unutmamak gerek, trenin yarattığı bir Eskişehir'dir o. Cer atölyesinin işçilerinin sosyalist dergi çıkardığı, edebiyat toplantıları yaptığı, sinema gösterimleri düzenlediği bir Eskişehir'dir. Ben babamın yalancısıyım. Eskişehir'deki aydınlığın, aydın insanların kaynağı sorunca, "İşçilerdir, cer atölyesinin işçileridir" demişti. Doğru, yanlış bilemem...
Doğduğum, 17 yaşımı bitirdiğim kent olduğundan Eskişehir iltimaslı oldu bu yazıda ama ne yapalım. Ergülen'in dediği gibi ne de olsa Eskişehir, "İyiliğin merkez istasyonudur, çünkü bütün trenler oradan geçer."
Sanmayın ki bu kitapta bir tek Eskişehir var. Genç yaşlarında Avrupa'ya yaptığı tren yolculuğu, Ankara Garı, içinden tren geçen şiirler, içinden şiir geçen trenler, o trenlerin yolcuları, Cemal Süreya en başta, Atilla İlhan, Edip Cansever bu art arda sıralanmış vagonların yolcusu. Hem edebi hem ebedi yolcusu...
Trene yolcu olan neden şairdir, şiirdir peki? Ergülen şöyle açıklıyor: "(...) tren adamı yolcu yapar, gurbetçi yapar, öğrenci yapar, asker yapar, nişanlı yapar, bilemedin şair yapar! Trenden romancı çıktığını hiç duymamıştım (...)" Üstelik başka bir yerde, trenle Viyana'ya vardıklarında yaşadıklarını anlatırken şöyle yazıyor: "Henüz masallara ihtiyacımız vardı, o kadar büyümeyi istemiyordum, 'hayatımız bir roman' demeyi bilmiyordum, hem böyle fiyakalı cümleler kurulmazdı o yıllarda, hem de öyle söylenmezdi, kimse 'roman'la övünmezdi, herkesin şiiri, her hayatın bir hikâyesi varsa bu yeterdi, üstelik böylesi daha kıymetliydi. Romandan çok hikâyeye yakışırdı yaşadıklarımız. Ne aristokrattı çünkü ailelerimiz ne de burjuva, kentsoylu da değildik atadansoylu da, orta halli ama asla ortadan hallice değil."
Viyana, Eskişehir, Haydarpaşa, Ankara garı fark etmez. 'Trenler de Ahşaptır' yazıları trenlerle, raylarla, istasyonlarla ve belki de en önemlisi içinden şiir geçen trenlerle ahbaplığın hani neredeyse kardeşliğin kitabı. Yolunuz bunların hiçbirine düşmediyse, Boğaz'da bir yürüyüş yerine denize Haydarpaşa'nın mermer merdivenlerinden bakmayı deneyin. Yolcuysanız, aceleniz varsa, tren sizi beklemeyecekse, Haydarpaşa'da derin bir soluk almayı, oradan geçmişleri düşünmeyi deneyin. Dahası varsa, yolculuğunuz Eskişehir garından geçiyorsa, Eskişehir'de inen yolcuların arasından başınızı uzatıp, bozkırı tadın. Hiçbiri olmuyorsa, Haydar Ergülen'in cümlelerinden bir trene binin evinizin rahat bir köşesinde. Şairler yanı başınızda, trenler de, istasyonlar da öyle. Ha unutmadan, yolcular da... Bir kitapla yola koyulmanın, "Ben onu kiraz ağacını sever gibi sevdim" diyen yolcunun yanına oturmanın tam vaktidir.
TRENLER DE AHŞAPTIR
Haydar Ergülen
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011
241 sayfa
16 TL.
UTKU UMUT BULSUN (Arşivi)
25/02/2011
Yahudilere yapılanlar biliniyor. Finkelstein, tabii ki bunu inkâr etmiyor. Ancak, karşı çıktığı bir şey var: Holokost kullanılarak, Yahudi örgütlerinin palazlanmasıyla ABD ve İsrail'in politikalarının meşrulaştırılması.
Norman Finkelstein, garip bir adam. Annesi Majdanek Kampı'ndan, babası Auschwitz'den. Amcalar, teyzeler, dayılar ise sadece solmuş fotoğraf kareleri. Naziler hepsini katletmiş. Norman Finkelstein, Amerikalı bir Yahudi. Eli kalem tutan, okuyan, araştıran bir adam... Amerika, Holokost Endüstrisi'nin merkezi. Beyaz Saray'dan dev bankalara, müzelerden medyaya, sinemadan edebiyata kadar her köşe başını ahtapot gibi sarmış bir örgüt. Yargıyı, sivil toplum kuruluşlarını hatta Kongre'yi yönlendirecek kadar etkili. İstediği yazarı parlatıyor, istediği akademisyeni bilmem ne başkanı yapıyor. Finkelstein'ın para kazanmak ve ünlü olmak için tek yapması gereken, Yahudilerin nasıl ezildiğini yazmak, İsrail'in ve ABD'nin politikalarını savunmak. Çok kolay bir görev. Herkes yapıyor. Konferans başına on binlerce dolar alanlar, kitapları raflardan inmeyenler, her televizyon programının baş konuğu olanlar, şarkıcılar, oyuncular... Ama, dedik ya, Norman Finkelstein garip bir adam.
Amerika'da yaşayan bir Yahudi'nin, 'Yahudilerin menfaatlerine' çomak sokması, sık rastlanan bir durum değil. O çomağı kırmak için anında seferber olan bir ordu var... 'Holokost Endüstrisi' kitabı ise çevrildiği her ülkede yankı buluyor, pek çok insanın, oynanan oyunu fark etmesini sağlıyor. Yaratılan curcunanın içinden çıkıp, 'Burada başka bir iş dönüyor' diyor... Nazi Almanyasının, Yahudilere yaptıkları biliniyor. Finkelstein, tabii ki bunu inkâr etmiyor. Ancak, karşı çıktığı bir şey var. Ve karşı çıktığı bu şey, Holokost Endüstrisi'nin varlık nedenini oluşturuyor: Holokost, yani Yahudi Soykırımı kullanılarak, büyük Yahudi örgütlerinin palazlanmasıyla ABD ve İsrail'in politikalarının meşrulaştırılması. Holokost Endüstrisi, öncelikle fikirsel bir taban oluşturuyor: "Yahudilerin çektiği çilelerin bir benzeri daha yoktur. Yahudi karşıtlığı, mantık dışı bir Yahudi nefretinin sonucunda ortaya çıkmaktadır ve buna karşı sürekli uyanık olunmalıdır. Yahudi karşıtlığı sezilen her faaliyetin acımasızca etkisiz hale getirilmesi son derece meşrudur. Tüm dünya, Nazilerin yaptıklarına sessiz kaldığı için, bunun bedelini ödemelidir." Bunları söyleyenler, Yahudi mahallesinin kahvesinde oturan fanatik amcalar değil. Ünlü yazarlar, hatipler, müze müdürleri, Kongre üyeleri, büyük gazetelerin köşe yazarları, editörleri, prestijli üniversitelerin dekanları, rektörleri, avukatlar, hâkimler. Finkelstein, bu histeriye karşı, annesinin öğütlerini dinleyen vicdanlı bir adam olmaya çalışıyor.
'Yardıma muhtaç Yahudiler'
Ancak, Holokost Endüstrisi, dünyaya bu bedeli ödetmeye oldukça kararlı. 'Yardıma muhtaç Holokost mağdurları' adına, önüne gelen ülkeye tazminat davaları açıyor. Almanya ve İsviçre ilk göz ağrıları. Öyle az buz paralar değil, milyar dolarlar alınıyor. Almanya'yı anlayabiliyoruz. Başrol oyuncusu. İsviçre nereden çıktı? Savaştan önce ve savaş sırasında, Yahudiler paralarını İsviçre bankalarına yatırıyorlar. Güvenli bir sığınak. Holokost Endüstrisi için ise, 'ensesine vur lokmasını al' bir ülke. Devreye ABD başkanları, Kongre üyeleri, medya, avukatlar, Yahudi örgütleri sokuluyor ve büyük vurgun başlıyor. Finkelstein, bu trajikomik vurgunun tüm ayrıntılarını bir bir gözler önüne seriyor. O 'yardıma muhtaç Yahudilere' ödenen para 2 bin 500 dolarken, sadece bir avukatın buradan 5 milyon dolar kazandığını bilmek, kolay hazmedilebilir bir şey değil.
Holokost Endüstrisi'nin faaliyet raporunda en önemli maddelerden biri de, doğal olarak İsrail. Mısır-İsrail Savaşı'na kadar pek ciddiye alınmayan Yahudi devleti, acımasızlığını ispatlayınca bir anda ilgi odağı oluyor. Ortadoğu'da korku salacak ABD dostu bir devlet, paha biçilmez bir yatırım olarak görülmeye başlanıyor. Holokost Endüstrisi'nin cengâverleri hemen işbaşı yapıyorlar. Yahudilere yönelik en ufak bir itiraz bile Yahudi karşıtı olmaya yeter. Yahudiler, dünya tarihinde soykırım tehdidiyle karşı karşıya olan (belki de tek) bir halk oldukları için, kendilerine yönelik her saldırıyı bertaraf etme hakkına sahiptirler. Yahudi'nin düğmesini koparan, kurşuna dizilir. İsrail'in Filistin'de yaptıkları ortada. Tüm Ortadoğu'yu diken üstünde tutarken, dünyaya meydan okuyan bir devlet. Hesap sorulamıyor, yaptırım uygulanamıyor ve hatta eleştirilemiyor bile.
ABD'nin verdiği sınırsız desteğin arkasında, Holokost Endüstrisi'nin parmağı olmadığını söylemek zor. ABD, kendi eliyle yarattığı 'endüstri'yi, hem İsrail'in hem de kendi politikalarının meşrulaştırılması için kullanmaktan geri kalmıyor. Alan memnun, veren memnun ilişkisi temelinde bir 'stratejik ortaklık' oluşuyor. Holokost Endüstrisi, ABD'nin siyasi ve askeri gücünü, sık sık bir tehdit unsuru olarak kullanarak tüm dünyayı soymak için yollar ararken, ABD de Yahudilerin çektikleri çileleri istismar ederek, hem kendi vurgunlarını ve soykırımlarını gizliyor hem de Ortadoğu'da at oynatmaya devam ediyor.
Eleştirmek yasak
Finkelstein, bu ikiyüzlülüğe isyan ediyor. Yahudi paralarının İsviçre bankaları kadar, ABD bankalarına da yatırıldığını açıklıyor. Savaş sonrasında Almanya'dan kaçan Nazi subaylarının, ABD'de nasıl istihdam edildiğini ifşa ediyor. Almanya'ya açılan tazminat davalarının ABD'ye de açılması gerektiğini, Amerikan yerlilerine uygulanan soykırımın esamesi bile okunmazken, tüm ABD devlet aygıtlarının Yahudi tazminatları için seferber olmasını eleştiriyor. ABD'nin Afrika ve Latin Amerika ülkelerindeki kanlı diktatörleri destekleyerek, buralarda yapılan katliamlara göz yumup seyirci kalmasını sorguluyor. Bu katliamlar hakkında tek satır yazı yazılmazken, tek satır akademik çalışma yapılmazken, nasıl olup da Holokost üzerine her gün yüzlerce makale yayımlandığını açıklıyor. Holokost Endüstrisi'nin paralı askerleri yüceltilirken, en ufak eleştiride bulunanların hayatlarının nasıl karartıldığını gözler önüne seriyor. İsrail ve ABD'nin dostu olanlar istedikleri gibi atıp tutarlarken, birazcık itiraz edenin nasıl Hitler damgası yediğini anlatıyor.
Finkelstein, anne babasının, amca teyzesinin anısına sahip çıkıyor. Onlar adına ortaya çıkıp, yeni soykırımlar, yeni vurgunlar yapanları hedef tahtasına koyuyor. Holokost'un gündeme gelmesi iyi olmadı, diyor. Holokost Endüstrisi'nin yaptıkları, tüm dünyada Yahudi karşıtlığını körüklüyor. Bizler kendi halimizde insanlardık fakat bizi nefret edilen öcülere çevirdiniz, diyor. Ve okuyucuyu uyarıyor: Timsah gözyaşlarına aldanmayın. İsrail'in Filistin'de yaptıklarına, ABD'nin tüm dünyada yaptıklarına karşı sessiz kalırsanız, yeni soykırımlara, yeni katliamlara karşı çıkamazsınız. Dünya, Yahudilerin etrafında dönmüyor. Her gün yeni acılar, yeni çileler çekiliyor. Holokost Endüstrisi, bunlara göz yummanız için elinden gelen her şeyi yapıyor. "Amerikan ve İsrail zorbalığının rezil savunucuları ve zengin haydutlarla tüccarların tiksindirici çetesi"nde ahlâk diye bir şey yoktur. "Sizi kandırmalarına izin vermeyin."
Yargıyı, medyayı, siyaseti, sanat dünyasını saran faşist bir yalan imparatorluğuna karşı, perdeyi aralayan birilerine ihtiyaç var.
Norman Finkelstein, garip bir adam. Ve bizler, garip adamları severiz.
HOLOKOST ENDÜSTRİSİ
Norman Finkelstein
Çeviren: Utku Umut Bulsun
Kırmızı Kedi Yayınevi
2011
228 sayfa
16 TL.
Bak şu ihtiyarlara!
ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE
RADİKAL KİTAP - 28/05/2010
Serge Rezvani'yi şarkılarından bilirdim. Gerçi Georges Moustaki ve Charles Aznavour kadar ünlü değildi ama bir dönem ünlü solistlerle yaptığı düetlerle bilinirdi. Yazarlığını ise hiç bilmiyordum, halbuki onlarca roman, oyun ve senaryo yazmış. 1970 yılında yazdığı Amerikanomanyaklar Adalet Ağaoğlu'nun çevirisiyle yayımlanınca ilk defa okuma fırsatı bulduğuma çok sevindiğim bir yazar oldu.
Amerikanomanyaklar, Cannes sokaklarında 2000'li yıllarda yaşayan evsiz iki yaşlı insanı anlatıyor. Cypriuche 1928 doğumlu, sevgilisi Loupiote ise ondan üç yaş küçük. İlişkilerini 'hayat ortaklığı' olarak betimliyor Cypriuche, aslında ilerleyen sayfalarda büyük bir aşk yaşadıklarını, birbirini çok seven bir çift olduklarını anlıyoruz. Karı koca olmadıklarını çok sık tekrarlıyorlar, onlarınki 'şey ilişki'. Bir anlamda bununla evlilikten çok daha üstün, çok daha yakın bir ilişkileri olduğunu söylemeye çalışıyorlar. Geçmişleri hakkında fazla bir şey bilmiyoruz.
Geçmişte yazılmış bugünü anlatan eserleri okumak her zaman ilginçtir. George Orwell'in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı, aynı yılda okur tarafından çok ilgi görmüştü; ayrıca 1984'de filmi çekilmiş, totaliter rejimin en güçlü eleştirilerinden biri sayılmıştı. Rezvani de Amerikanomanyaklar''da politik bir kurgu içinde otuz yıl sonrasını anlatıyor. Orwell ünlü romanını 1949'da, Aldous Huxley de Cesur Yeni Dünya'yı 1932'de yazmıştı. Her iki roman geleceğin olumsuzluklarını öne çıkaran eserlerdi. Edebiyat tarihinde geleceği anlatmanın farklı şekilleri vardır: bazı romanlar ütopik, olumlu hatta kusursuz bir dünya portresi çizerler, bazıları da 'distopik' diye adlandırılan, olumsuz gelecek portresi içinde insan yaşamını gösterirler. Serge Rezvani'nin Amerikanomanyaklar distopik türün iyi bir örneği fakat yarattığı karakterlerin sevimli ve abartılı kişiliği sayesinde adını andığımız diğer romanlar kadar kötümser bir gelecek öngörmüyor. Distopik romanların bir özelliği de totaliter faşist bir dünyanın insanlıktan çıkışını anlatmalarıdır. İnsanlık değerlerinin kalmadığı bir dünyadır artık. Bazı değerler tam anlamıyla tersyüz olmuş, ahlaki çöküş çürüme noktasına gelmiştir. Rezvani'nin romanında toplumsal çürüme, kente Amerikan gemilerindeki asker ve subaylarla geliyor sanki; onlardan temizlenmiş bir dünya, çürüme olasılığından da kurtuluyor.
Rezil bir kent: cannes
Roman kahramanları yaşlı Cypriuche ile sevgilisi Loupiote'un en belirgin özelliği, Amerikalılardan nefret etmeleri. Yaşlı bedenlerinden beklenmeyen bir güçle önlerine çıkan bütün Amerikalı askerleri öldürüyorlar. Bunu iş edindikleri, geliştirdikleri bazı stratejilerden anlaşılıyor. Övünerek tuttukları defterde elli yıl boyunca iki binin üzerinde Amerikalı öldürmüş olmaları onların hayatta tek bildikleri ve yaptıkları şey. Askerleri öldürmek için şarap şişesi kullanıyorlar. Her ikisi de içkici olduğundan, şişe doğal olarak her zaman ellerinin altında hazır bulunan bir alet. İkilinin bir ilginç özelliği de öldürdükleri askerlerin cüzdanlarını boşaltıp, buldukları bütün paraları Uluslararası Dayanışma Sandığı'na yollamaları. Kendilerince Uluslararası sermayenin paralı askerlerini öldürerek, dünyanın en büyük ordusuna zarar verip, ordunun çökmesine neden olacaklardır.
Ellerine geçen paraları bağışlıyorlar ama her gün sokakta dilenmeye de devam ediyorlar. 'Rezil bir kent' dedikleri Cannes'daki zenginlerin vicdanlarını rahatlatmak için onlara verdiği sadakalara teşekkür etme alışkanlıkları da yok, "bu salaklardan iğreniriz" diye kendilerine para verenlerden söz ediyorlar. Bir başka bölümde kendilerine iyilik eden zengin bir kadın için "iyilik etmekte güçlük çeken şıllık" deyimini kullanıyor ve onlara üstünlük sağlamaya çalışan herkesten açıkça nefret ettiklerini belli ediyorlar. Bu duyguları aracılığıyla aslında aptal olmadıkları, çoğu kez karşılarına çıkan duruma göre "gibi yaptıkları" anlaşılıyor. İşlerine geldiğinde kulakları iyi duymayan, söylenenleri anlamayan zavallı ihtiyarlar görüntüsü altında sığınıyorlar fakat gerçekte her şeyin farkındalar.
Cypriuche'un inancına göre "kötülük soyut bir şey değil" aksine kötülüğün somut örneği Cannes sokaklarında geziniyor. Hiç kimsenin şüphesini çekmeden, elli yıl boyunca cinayetlerin sürüyor olması, kötülüğün gizli kalabileceği, anlaşılmayacağı, hatta kötülüğün mutlak kötülük olmayacağının kanıtı oluyor. Kendince Amerikan kültürünü de anlamaya çalışıyor kahraman, ona göre Amerikalıların en büyük düşünce suçu, "yap, sonra düşünürsün" felsefesini benimsemiş olmaları. Yaparken yıktıkları ve önceden düşünmedikleri için, dünyayı bu felsefeleriyle yıkıma sürüklüyorlar bilinçsizce. "(Amerikanlık) karşısındaki heriften daha tetik davranıp tabancasını çekmesidir insanın. Bu onların akıllara durgunluk verecek derecede teşebbüs sahibi olma eğilimlerini çok iyi açıklar. Sloganları şudur: Yap, sonra düşünürsün... Bir başka özdeyişleri: düşünmekle vakit kaybetme."
Rezvani bu romanı yazarken Vietnam savaşı sürmekteydi ve Amerika dünyaya egemen olduğu hissini vermeye çalışan dış politikalar izliyordu. Rezvani'nin soğuk savaş yıllarında farklı boyuttaki ABD egemenliğini görmüş olması kuşkusuz bugün okurları şaşırtıyor. Özellikle 11 Eylül sonrası Amerika'sıyla benzerlik taşıyan bazı unsurlar var romanda. Amerika'nın politik düşmanlarını dünyanın her bir köşesinden dev uçaklarla Arizona'da bir toplama kampına getirdikleri bölümler, hemen akla Guantanamo Körfez askeri üssünde bugün tutulan şüphelileri getiriyor. Gerçekten de yazarın kırk yıl önce bunu düşünmüş olması romanı bugünün okuru için garip şekilde ilginç kılıyor. Bu kampın anlatıldığı bölümler romanın ayrıca en şiddetli bölümleri: "bütün organları kırılmış, gözleri oyulmuş, kafaları patlamış, ömür boyu sakat insanlarla çevrili olarak gözden yitene dek sürdürülebilir bu yüksek düzeyli konuşmalar, ama yeryüzüne inmek ve dosdoğru yürüyüp sağdan, soldan dikkatle bakarak, geniş ve hemen hemen uçsuz bucaksız bu Arizona kampında olup bitenleri birazcık olsun görmek yeğ tutulur."
Serge Rezvani'nin Amerikanomanyaklar romanı kolay okunacak hoş bir politik taşlama. Adalet Ağaoğlu'nun çevirisi ve A. Ömer Türkeş'in önsözü, romana ayrıca çok şey katıyor. Böylesi bir konuyu işleyen romandan beklenmeyecek kadar iyi duygularla biten bir roman. Benim çok hoşuma giden bir alıntıyı da aktarayım size: "Milyonlarca insan aynı şeyi düşündükleri zaman, ya da isterseniz aynı şeyi düşledikleri zaman diyelim, işte o zaman düşlenen şey mutlak gerçekleşir. Ben bunda hiç de olağanüstü bir yan görmüyorum."
AYLİN Ç. DUYAL
RADİKAL KİTAP - 30/07/2010
Çoğunlukla, uçucu öykülerin, 'keyfimizi kaçırmayan' hafifletilmiş romanların, kendimizi ne kadar da çok sevmek/önemsemek zorunda olduğumuzu belleten kişisel gelişim kitaplarının kol gezdiği bir mevsimdeyiz. Akademisyen yazar Serpil Kırel'in Kültürel Çalışmalar ve Sinema adlı kitabı, yazın dayattığı sınırlı okuma alternatiflerinden sıkılanlar için ilginç ve iyi bir çalışma...
Kitabını, özellikle yürütmekte olduğu yüksek lisans ve doktora derslerinde edindiği izlenimler nedeniyle yazdığını belirten Kırel'e göre, öncelikle kuram ve kavramları anlamanın güç olduğu yönündeki yerleşik algının kırılması gerekiyor. Yazar, kuramın yalnızca az sayıda entelektüelin 'yüksek tartışmalar' yapmasının aracı olmadığını belirtirken, kuramsal tartışmaların gündelik yaşamdaki bilgilere aktarılmasının son derece yaratıcı bir süreç ve bir yaşam biçimi olarak deneyimlenebileceğini, aynı zamanda kuramların okuyucusuyla birlikte anlamlanmak için var olan bir düşünme pratiği olduğunu akılda tutmamızı salık veriyor.
Kültürün ve toplumun incelenmesine yönelik disiplinlerarası bir yaklaşımı ifade eden 'Kültürel Çalışmalar'ın alanına giren konu ve kavramların sinemayla ilişkilendirilmesiyle oluşan kitap, dört bölüme ayrılıyor. Kitabın ilk bölümünde sinema ve seyir deneyimine odaklanılıyor. Erken dönemde sinemaya gitmenin nasıl bir deneyim olduğunu sorgulayan yazar, seyircinin filmlerle baş başa kaldığında neler yaşadığı üzerinde ayrıntılarıyla duruyor. Sinema deneyiminin kültürlerarası farklılıklarına değinildikten sonra, 'içerisi' olarak nitelendirilen sinema salonu ve 'dışarısı' olarak betimlenen kent ve sinemaya dair düşünceleri, sinema ve kamusal alan tartışmaları izliyor. Yazar, çeşitli kuramcılardan değiniler yapmakla birlikte ağırlıklı olarak Hansen'in görüşlerine yer veriyor. Sinemanın önemli bir parçasını oluşturan 'perde eliti' yıldızlar ve seyirci ilişkisiyle, erken dönem sinemada efsaneleşmiş bir isimden, Valentino'dan söz ediyor. Ardından, Türkiye'de yaşanan sinema deneyimini Cumhuriyet öncesi ve sonrasında olmak üzere değerlendiriyor. Konuya ilişkin örnek ve hatırlatmaları sinemanın altın çağı olarak tarif edilen Yeşilçam dönemindeki seyir ve seyirci deneyimlerinin aktarılması izliyor. Bölüm, teknik yeniliklerle değişen sinema ve seyirci ilişkisi ve yeni seyir alışkanlıklarının yarattığı etkinin tanımlanması ve örneklenmesiyle son buluyor.
Mulvey'nin kuramsal çalışmaları
Bakış ve toplumsal cinsiyetin sinemayla ilişkilendirildiği ikinci bölümde öncelikle bakmanın masum bir eylem olup olamayacağı konusunda düşünmemiz gerekiyor. Yazar, konuya ilişkin görüşleri tablo ve fotoğraflardan verdiği örneklerle destekliyor. Sinemasal dilin kullanımı açısından bakışın düzenlenmesi, bakış açısı çekimi (pov), öznel kamera kullanımı ve özdeşleşme ilişkisini anlatan ayrıntılı örnekleri, sinemada bakış düzenlemeleri ve cinsiyet ile ilgili uygulamalar izliyor. Mulvey'nin kuramsal çalışmalarına ilişkin kısa giriş, bir kuramcı ve uygulayıcı olarak ürettiği filmlerin incelenmesiyle sürüyor. Mulvey'nin kült makalesi 'Görsel Haz ve Anlatı Sineması' üzerine odaklanarak makalenin detaylı bir yol haritasını çizen Kırel, tartışmanın temel uğraklarının ardından, Mulvey'nin bu makalenin çağrışımlarıyla yazdığı Görsel Haz ve Anlatı Sineması Üzerine, King Vidor'un Duel in the Sun'ının Esiniyle Sonradan Düşünülenler adlı çalışmasından söz ediyor. Bölüm, 'Ana akım sinema izleyiciyi bir röntgenci haline mi getiriyor?' ve 'Eril bakış düzenlemeleri sadece bir rastlantı mı?' gibi soruların yanıtlarını arayarak bitiyor.
Sinema ve Kültür Endüstrisi ilişkisinin incelendiği üçüncü bölümde Frankfurt Okulu'na dair yapılan hatırlatmayı, Benjamin'in yaşamı ve çalışmalarıyla ilgili bazı ayrıntılar ve Frankfurt Okulu ile bağlantısının anlatıldığı parça izliyor. Benjamin'in Pasajlar adlı çalışmasına ve flaneur kavramına ayrıntılı biçimde değinen yazar, ardından literatürde var olan modernlik çalışmalarını feminist bakış açısıyla eleştiren kuramcılara yer veriyor. 19. yüzyılın sıkıntılarının kadınlar açısından aslında nasıl değerlendirilebileceğini sorgulayıp tekrar Benjamin'e dönüyor ve Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı çalışmasını irdeliyor. Bir sanat yapıtı olarak filmin ve sinemanın değerlendirilmesine ilişkin düşüncelerini aktardıktan sonra, Benjamin'in Moskova günleri ve yaşadığı sinema deneyimi ile sinema ve film üzerine geliştirdiği argümanları mercek altına alıyor. Benjamin'in ardından Adorno ile Horkheimer'a ve Kültür Endüstrisi kavramına değinen yazar, Adorno'nun kişiliğine dair ilginç anekdotlar aktarıyor. Kültür Endüstrisi denince ne anlaşılması gerektiğini sorguluyor. Sinema ve Kültür Endüstrisi ilişkisinin açıklanmasıyla birlikte Kültür Endüstrisi ve eğlence arasındaki kopmaz bağa değinerek, Kültür Endüstrisi ürünlerinin üretim koşullarıyla, neden ve nasıl tüketildikleri üzerinde düşünmemizi sağlamaya çalışıyor.
'Madun konuşabilir mi?'
Kitabın son bölümü Doğu, Batı ve Sinema başlığıyla, Temsil ve Öteki'nin algılanmasına ilişkin bir girişle açılıyor. Temsil ve Öteki kavramı Stuart Hall üzerinden tartışılıyor. Kültürü bir mücadele alanı olarak gören Hall'un çalışmalarından örnekler veren yazar, popüler sinema ve temsil ilişkisiyle ilgili düşünceleri özetledikten sonra Spivak'ın Madun Konuşabilir mi? adlı çalışmasına değinirken yapılan söyleşilerden de yararlanarak izleri sürüyor. Spivak'ın makale için yaptığı yorumları aktaran Kırel, diğer çalışmalarından da kısaca söz ediyor. Spivak'a ilişkin parçaların en sonunda okuyucunun mutlaka bilmek isteyeceği o sorunun yanıtını elindeki bilgilerle yeniden arıyor: 'Madun (sahiden) konuşabilir mi?' Ardından, popüler filmlerden örneklerle ortaya koyulan 'Sinema, Sömürge ve Temsil İlişkisi'ne ait yaklaşımlara yer veriliyor. Oryantalizm üzerine düşünürken sorulan kilit bir soru daha diğerlerini izliyor: "Doğu gerçekten yaratılan bir şey olabilir mi?" Yazar, Edward Said ve Oryantalizm kavramına ilişkin düşüncelerini, Said'in Oryantalizmle ilgili dayanaklarını inceleyerek sürdürüyor. Sinemadan farklı bir alan olarak resmin ve Oryantalist ressamların da Doğu'nun yaratılmasındaki rollerini irdeleyen yazar, sinema ve Oryantalizm ilişkisini ve sinemadaki Oryantalist temsilleri sorguladığı bölümde kitabını sinema ve temsille ilgili bir tartışma zemini oluşturmaya yönelik düşüncelerle tamamlıyor.
Kırel'in "yeni başlayanlar için kuram kursu" biçiminde tarif ettiği kitap, bir yenilik iddiası taşımaktan çok, önemli bir başka işlevi yerine getiriyor. Çalışmanın, dünyanın kanıksanmış ve çoğunlukla sorgulanmadan kabullenilmiş dengeleri hakkında eleştirel bir bakış açısı kazandırabilmek üzere okuyucuyla birlikte atılacak bir 'ilk adım' niteliği taşıdığını ve asıl amaçlananın bu adım sonrasında alanda bugüne dek tartışılagelen temel kavram ve kuramlara dair okuyucuyu ileri okumalar yapmak üzere yüreklendirmek olduğunun altı çiziliyor. Kırel, zihinsel birikimin sabırla ilerlenecek bir yolun sonunda kazanılabileceği gerçeği konusunda yeni başlayanları uyarmayı da ihmal etmiyor.
Dan Brown'ın gerçek alternatifi
SALİH YAVUZ
RADİKAL KİTAP - 15/01/2010
'Şifrelerden Sembollere Dan Brown', Brown'ın tezlerini dini dogmalar ya da komplo teorileriyle değil de bilimsel bir bakış açısıyla eleştirerek, daha önce yapılmamış önemli bir işe soyunuyor.
Aslında bir romanın tartışma konusu olması sık görülen bir şey değil. Ama söz konusu romanın yazarı Dan Brown olunca işler değişiyor. Da Vinci Şifresi bu konuda çok iyi bir örnektir. Brown'ın bu kitabında dile getirdiği tezler, kısa süre içinde yaygınlık kazanmış ve tartışmalara yol açmıştı. Nitekim ortalık bir anda Da Vinci Şifresi'nin şifresini ya da Brown'ın sırlarını çözdüğünü iddia eden kitaplarla dolmuştu. Kimi tapınak şövalyelerinden kimiyse kutsal kâseden bahsediyordu. Mecdelli Meryem binlerce yıl sonra tekrar dillere düşmüş; herkes, Brown'ın son Türkiye ziyaretinden sonra pek moda olan tabiriyle, 'alternatif tarihçi' kesilmişti.
Bu keşmekeş içerisinde kuşkusuz Brown'ı eleştirenler de vardı. Örneğin farklı 'alternatif tarihçiler' farklı yorumlar ileri sürdü. Vatikan bile işe el attı ve çeşitli kitapların yazılmasına ön ayak oldu. Ama bütün bu eleştiriler, en az Brown'ınki kadar geri ve tuhaf bir zemin üzerinde yükseldiği için, fazla bir ses getirmemişti. Bu alternatifsizliğin Brown'ın etkisini artırdığı açıktır.
Brown'ın yeni romanı Kayıp Sembol'de de benzer bir süreç işlemeye koyulmuş durumda. Kitap, büyük bir kampanyayla piyasaya sürüldü. Yakında filmi çekileceği konuşuluyor. Hemen herkes son derece kötü bir roman olduğu konusunda hemfikirse de Brown'ın ABD'nin kuruluşu, masonluk, ezoterizm ve New Age hakkında dile getirdiği tezler ortalığa döküldü bile. Bu durum Kayıp Sembol'ü eleştiren yeni kitapların ortaya çıkışına da zemin hazırlamakta. Vatikan'ın ya da diğer 'alternatif tarihçi'lerin bu yeni kitap hakkındaki tutumu ne olur bilemiyoruz. Şimdiye kadar yayımlananlardan hayli farklı bir Dan Brown eleştirisi olan Şifrelerden Sembollere Dan Brown alışılmış Dan Brown eleştirilerine benzemiyor. Kitapta Alâeddin Şenel'in, Enis Doko'nun, Hakan Çörekçioğlu ve Haluk Hepkon, Brown'ın sahte bilimini ve 'alternatif' tarihini bilimsel ve Aydınlanmacı bir bakış açısıyla inceliyorlar.
Alâeddin Şenel, Erich von Daniken ile Dan Brown'u karşılaştırdığı makalesinde Brown'ın kitaplarındaki bilime ve dine hatalı bakışını ayrıntılı bir biçimde eleştiriyor. Din ile bilimi uzlaştırmaya çalışan görüşlerin sınıfsal çözümlemesini yapıyor. Enis Doko, Brown'ın 'bilimsellik' iddiasını yerle bir ediyor. Doko'nun son derece anlaşılır bir dille kaleme aldığı makalesi, aynı zamanda New Age akımların bilimi nasıl kullanmaya çalıştıklarını da ayrıntılı bir biçimde gösteriyor. Hakan Çörekçioğlu ise modern bilimin ve felsefenin ortaya çıkışını inceliyor. Çörekçioğlu, Rönesans'ta büyü ve bilim arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Haluk Hepkon, Brown'ın Kayıp Sembol'ü yazarken etkilendiği ezoterik çevreler ve bunların savundukları komplo teorileri üzerinde duruyor.
Şifrelerden Sembollere Dan Brown günümüzde giderek yaygınlaşan New Age hurafelere karşı bir tür panzehir olarak hazırlanmış. Kitap, Brown'ın tezlerini dini dogmalar ya da komplo teorileriyle değil de bilimsel bir bakış açısıyla eleştirerek, daha önce yapılmamış önemli bir işe soyunuyor.
A. ÖMER TÜRKEŞ
RADİKAL KİTAP - 02/07/2010
Mahfuz'un 'Cebelavi Sokağı'nın Çocukları', 1959 yılında tefrika edildiğinde aforoz edilmişti. Arapça ilk ve tek baskısı 1967 yılında Lübnan'da yapılabildi. Kitabın Türkiye macerası da farklı değil. Peki ne yazmıştı da böyle yasaklarla karşılaşmıştı Mahfuz? Cebelavi kimdi, çocukları kimlerdi? Ona öfkeyle saldıranlar bu sokağın neresindeydiler?
İlk kez 1959 yılında El- Ahram gazetesinde tefrika halinde yayımlanan Cebelavi Sokağı'nın Çocukları, İslam dünyasının en eski dini kurumu sayılan El Ezher Üniversitesi tarafından aforoz edilmişti. 'Dini aşağılıyor' iddiasıyla Başkanlık Sarayı'na yapıla şikâyet, eleştirmenlerin romanı kötüleme kampanyaları, sokaklara dökülen göstericiler; sonuçta kitap haline getirilmesi mümkün olmamıştı. Arapça ilk ve tek baskısı 1967 yılında Lübnan'da yapılabildi.
Bütün bu tartışmaların dışında duran Necib Mahfuz, birbiri ardına yazdığı romanlarıyla edebiyat kariyerini sürdürecek, 1988 Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer bulunacak, ne var ki Arap dünyasına verilen bu ilk Nobel Necib Mahfuz'un hayatını pek kolaylaştırmayacaktı. Dünya Ticaret Merkezi'ne düzenlenen bombalı saldırının planlayıcısı olarak yargılanan ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Ömer Abdurrahman'ın açıklamasıyla kitap bir kez daha gündeme taşındı; "O herif, Sokağımızın Çocukları romanı yayımlanır yayımlanmaz ortadan kaldırılsaydı, Salman Rüşdi bugün Şeytan Ayetleri'ni yazmaya cesaret edemezdi"...
Cebelavi Sokağı'nın Çocukları'nın Mısır'da günlük bir yayın organında yeniden tefrika edilmesiyle aynı zamana denk gelen bu açıklama kimileri için bir fetva niteliği taşıyordu. Çağrı cevapsız kalmadı. 1994 yılında saldırıya uğrayan Mahfuz yaralandı, boynuna aldığı bıçak yarası nedeniyle sağ kolu felce uğradı.
2006 yılında -95 yaşında- öldüğünde Kahire'de devlet töreniyle gömülen Necib Mahfuz, geride bıraktığı otuz dört romanı, üç yüz elliden fazla hikâyesi, filme çekilen senaryoları, siyasi tavrı ve yarattığı tartışmalarla sadece Mısır'ın değil, Arap edebiyatının en büyük yazarlarından biriydi.
Tanrı'nın çocukları
Cebelavi Sokağı'nın Çocukları'nın Türkiye macerası da Mısır'dan farklı değil. Yazılmasından yaklaşık elli yıl sonra Türkçeleştirilen roman, yayınevi tarafından gerekçe gösterilmeksizin toplatılmıştı.
Bir edebiyat ürünü etrafında kopartılan tartışmalara, sansüre ve yasaklara, yazarlara karşı maddi manevi linç kampanyalarına alışkın olduğumuz için Cebelavi Sokağı'nın Çocukları'nın ve yazarının başına gelenlere şaşırmıyoruz. Ancak lanetin elli yıldır sürmesi, yasakçı bir zihniyetin bunca yıldır değişmemesi tuhaf değil mi?
Peki ne yazmıştı da böyle bir kavgayı ateşlemişti Mahfuz? Cebelavi kimdi, çocukları kimlerdi? Ona öfkeyle saldıranlar bu sokağın neresindeydiler?
Cebelavi Sokağı'nın Çocukları'nda Necib Mahfuz, alegorik bir hikâyeyle insanın yeryüzündeki yüzlerce yıllık macerasını anlatıyor. Kutsal kitaplarda anlatılanlarla paralel ilerleyen bir kurguyla Adem ile Hava'nın, Habil ile Kabil'in, Musa'nın, İsa'nın ve Muhammed'in hikâyelerinden esinlenerek insanlık tarihini farklı bir biçimde yorumlamış.
Cebelavi, Mukattam Çölü'nün kıyısında, kendi adını taşıyan sokakta, yüksek duvarların çevrelediği cennet gibi bir bahçenin içindeki muhteşem konağında yaşayan kudreti sonsuz bir adam. Konağında oğulları İdris, Edhem, Rıdvan ve Abbas ile yaşayan Cebelavi, mülklerin idaresini büyük oğlu İdris yerine Edhem'e bırakınca kıyamet kopar. Babasına isyan eden ve konaktan kovulan İdris, Edhem'i kandırıp ihanete zorlayacak, babasının sözünü çiğneyen Edhem karısıyla birlikte kovulacak, yaşamını konağın yakınlarındaki yıkık bir evde babası tarafından affedilmeyi bekleyerek geçirecektir.
Cebelavi oğlunu affetmez, ama mirasını yönetmek için torunlarından Hümam'ı konağa davet eder. Kendisi yerine Hümam'ın seçilmesi kardeşi Kadri'yi öfkelendirmiştir. İstemeden de olsa kardeşini öldürür.
Cebelavi, İdris, Edhem, Hümam ve Kadri adlarını Tanrı, Şeytan, Adem, Habil ve Kabil ile değiştirdiğimizde, bütün kutsal kitaplarda yer alan başlangıç efsanesiyle karşılaşıyoruz. Bir farkla; Mahfuz, kötülüğün kökenlerini araştırırken Cebelavi'yi de sorguluyor. Sanıyorum radikallerin öfkesini çeken burası.
Bu hikâyenin ağızdan ağza aktarıldığı çok yıl geçmiş, Cebelavi Sokağı'nın yaşlı efendisi görünmez olmuş, onun mülkünü adaletle yönetmeyi üstlenenler kendi çıkarlarını korumayı düşünmüş, sokak çeteleriyle işbirliği yaparak halka zulüm etmeye başlamıştır. Halklarını zulüm ve yoksulluktan kurtarmak için önce Cebel (Musa) gelir sokağa. Onun kurduğu düzen bozulduğunda sıra Rıfat'ındır (İsa). Bir zaman sonra Kasım'la (Muhammed) kurulur düzen. Ancak toplumların belleği zayıf oldukça tesis edilen adil düzen de kalıcı olmayacak, Cebelavi'nin vakfını yönetmekle yetkili vekiller çetelerle birleşerek bir kez daha kendi iktidarlarını kuracaklardır. Ve bir kez daha kurtarıcı gerekir Cebelavi Sokağı'nın çaresiz çocuklarına...
Kur'an gibi 114 bölümlük romandaki son kurtarıcı Arif için din tarihinden bir eşleşme yapmak mümkün değil. Ama adı ve sanatıyla neyin simgesi olduğu belli; bilimi, rasyonel aklı temsil ediyor Arif. İhtiyar Cebelavi'nin sırrını çözmeye çalışırken ölümüne neden olan Arif, belki yeni bir düzen kuramayacak ama geride insanların sarılacağı bir umut ışığı bırakacaktır; "Gecenin ardından gün nasıl doğuyorsa adaletsizlik de bir gün son bulacaktır. Zorbalığın ölümü de göreceğiz, ışığın ve mucizelerin doğuşunu da."...
İndirgemek basitleştirmektir
Yüzlerce yıldır tesis edilememiş adaletli bir düzen için dinlerin, mistik inançların karşısına bilimi, rasyonel aklı koyan bir bakış açısının, hele ki Tanrı'yı simgelediği düşünülen bir karakterin öldürüldüğü bir hikâye, radikal İslamcılar için elbette kolay yutulur bir lokma olmayacaktı. Ancak Cebelavi Sokağı'nın Çocukları'nı kutsal kitaplarla, kahramanlarını Tanrı ve peygamberleriyle özdeşleştirmek çok düz bir okuma biçimi, siyasi terminolojiyle söylersek, indirgemeciliktir.
1911 doğumlu Necib Mahfuz'un hayat hikâyesiyle modern Mısır'ın siyasi ve toplumsal tarihinin çakıştığını biliyoruz. 'Ortadoğu'nun Balzac'ı' olarak tanına yazarın her romanına sinmiştir bu çakışma. İster Kahire'de bir sokağa, ister bir aileye, ister kutsal kitaplara diksin gözünü, onun ilgilendiği Mısır toplumudur, bu toplumun yaşadığı sıkıntılar ve sıkıntıların kaynaklarıdır. Kimi zaman alegoriyle, kimi zaman sembollerle, meforlarla anlatır ülkesinin tarihini; "Ülkesinin içinde bulunduğu durum hakkında açıkça ve doğrudan konuşmak için hayal gücünü kullanan büyük bir sanatçıyı, olağanüstü bir yazarı bulursunuz karşınızda". Bütün yapıtlarında hakikat ve adalet arayışı vardır. Siyaseti ideolojiye indirmez, siyaset felsefi bir tartışmanın konusudur Mahfuz romanlarında. "Zamanı bir insan topluluğunun kaderini yavaş yavaş değiştiren evrimlerin ya da devrimlerin büyük düzenleyicisi olan apayrı bir karakter olarak kullanır."
Cebelavi Sokağı'nın Çocukları da benzer bir anlayışın ürünü. Sıkıntılar içindeki Arap toplumunun tekerrür eden tarihini, tarihin neden tekerrü ettiğini, neyin değişmediğini, değiştirmek için yapılması gerekeni sorgulamak için dini efsanelerden yararlanıyor Mahfuz. Bir yandan insana özgü hırs, öfke, kibir, arzu, utanç, korku, sevgi gibi duyguları araştırmış, diğer yandan insanın eşitlik ve kardeşlik temelinde adil bir düzende yaşama arzusunun tarihsel izini sürmüş. Sözün donüp dolaşıp geldiği yer ise romanın yazıldığı dönemdeki Mısır. Toplumun güçlü karşısında boyun eğmişliği, dinin ve kurumlarının bu boyun eğmişlikteki işbirlikçi rolü, yazar ve sanatçıların suskunluğu, maddi kaynakların eşitsiz dağılımı, etnik ayrılıklar, yaşanan sefalet ve unutkanlık. Aşağıdaki alıntılar hiç kuşkusuz Musa'nın değil Mahfuz'un Kahire'sini anlatıyor...
"Sokak sakinlerinin bazıları seyyar satıcıydı, bazıları da dükkân veya kahvehane işletiyordu; birçoğu dilencilik yapıyordu, bir de, eli ayağı tutan herkesin çalışabileceği bir iş dalı vardı: O da uyuşturucu ticaretiydi, özellikle de esrar, afyon ve afrodizyakların ticareti. (...) Genç adamlar cesaret ya da kas gücü sahibi olduklarını keşfeder keşfetmez, barışçıl insanların işine karışmaya başlar, kendi işlerine bakan insanlara saldırır, sokak üzerindeki mahallelere kendilerini koruyucu olarak dayatırlardı. Çalışanlardan haraç toplar, hayatlarını sadece zorbalık yaparak kazanırlardı."
"Sokağımızın her köşesinde bulunan kahvehanelerdeki şairler sadece kahramanlık çağlarını anlatırlar ve güçlüleri mahcup edebilecek şeyleri ortalıkta anlatmaktan kaçınırlar. Şarkılarında vekilharç ile çetelerini, sahip olmadığımız adaleti, tatmadığımız merhameti, görmediğimiz saygınlığı, var olmayan dindarlığı ve adını bile duymadığımız dürüstlüğü överler."
Cebelavi Sokağı'nın Çocukları'nda tartışılan meseler özellikle Mısır için çok önemliydi. Bu nedenle işin edebi tarafına pek bakılmadı. Temaları, kişileri, dili ve üslubuyla eski zamanların, sözlü anlatıların ruhunu yakalayan böyle bir romana düşmanlık beslemek ne büyük kayıp!..
SİNAN KANDEMİR
RADİKAL KİTAP - 27/08/2010
İzmirli imece yazarlar Zühal-Yücel İzmirli'nin Makedonya'dan Esen İmbat'ında, Rodos'tan Karşıyaka'ya adlı önceki romanlarında olduğu gibi değişik bir göç öyküsü var. Bu kez göç, Üsküp'ten İstanbul'a, daha sonra Kütahya, Eskişehir ve İzmir'e uzanmakta... Yazarlar bu romanlarında; Üsküp'ü, bu 'Evlad-ı Fatihan Diyarı'nı, Balkan Harbi döneminden başlayarak savaşlarda çekilen çileleri, yörenin tarihini, Türk mimarisini, insan ilişkilerini, gelenek ve göreneklerini anlatıyorlar. Ayrıca, 'simit poğaça'sıyla, 'çömlekteki kuru fasulye'siyle, 'kaymaçina'sıyla, 'sütlü pite'siyle yöre yemeklerini; komşuluk ilişkilerini pekiştiren 'kapicik'lerini; ünlü saat kulesini, saat mektebini, 'Taşköprü'sünü, 'beg'lerini, efendilerini, velhasıl bu şanlı Osmanlı şehrini, Makedonya'dan Esen İmbat'ta döneminin özellikleriyle bize tanıtıyorlar...
Romanın giriş bölümünde, Türk mimarisinin sergilendiği tarihi Üsküp kenti tarif edilmeş: "Üsküp'te yaşıyorlardı yüzyıllardır... Onların asırlardan beri bu topraklarda yaşayıp ölen ecdatları, şehit olan büyükleri Gazi Baba Mezarlığı'nda yatıyorlardı. O kadar çok türbe vardı ki Üsküp'te. Evlad-ı Fatihan diyarı diye de anılan bu şehirde, fetihten beri birçok evliyanın türbesi bulunuyordu. Üsküp (Skopje-Skoplje) Balkanlar'da Vardar Vadisi'nde, Vardar Nehri'nin iki kıyısında kurulmuştu. O devirde Vardar Nehri'nin bir yanı Müslüman Mahallesi, karşı yanı da Hıristiyan ve Yahudilerin yerleşim yeriydi. İki yüz metreyi aşkın uzunluğuyla Vardar Nehri'ni karşı kıyıya bağlayan on dört gözlü, sanat eseri bir mimari yapıya sahip Taşköprü, XV. yüzyılda, Sultan Murad (II. Murad) ve oğlu Fatih Sultan Mehmet zamanında Üsküp'ün tam ortasına yaptırılmıştı."
Kavuşmanın sevinci
Roman kahramanı Hasan Tahsin Abakan, Üsküp'ten annesiyle birlikte yola çıktığı ana kadar, Türkiye'yi hiç görmemiş... Bu göç yolculuğunun, onun çocuk ruhunda bıraktığı izler ise romanda şöyle anlatılmış: "Saygıyla elini öpen minik Hasan Tahsin'e, "Allah'a emanet olun" diyen babası, kompartımanlarının kapısını kapatarak hüznünü belli etmeme telaşıyla hızla yürüyüp aşağıya atladı. Trenin camından bakıp duruyorlardı Salih Ömer Efendi'ye... "Kal sağlıcakla!..." diyen karısına, "Var sağlıcakla! Hayde bre varın sağlıcakla!" diye seslendi.
Mutlaka kavuşmanın sevinci, ayrılığın hüznü yaşanmıştı buralarda; ama daha çok hüznün ve karamsarlığın yansımaları hissediliyordu şu tarihi binada... İşte bu kara trenlerle ayrılmıştı göç eden birçok insan. Şu demiryolunun kıyısı ne ağıtlar dinlemişti, ne üzüntüler yaşamıştı bilinmez... Neler görüp neler geçirmişti Üsküp İstasyonu kim bilir... Sanki daha dün gibiydi Kamile Hanım için... 1912 yılında, Sırpların Üsküp'e gireceği haberini aldıklarında minicik çocuklarıyla nasıl da tren beklemişlerdi burada Selanik'e kaçabilmek için. O ne izdihamdı öyle... Herkes bir an önce trene binebilme isteğiyle nefes nefese; çocuklarını, karılarını bir an önce düşmanlardan kurtarabilme telaşıyla korku içinde.
Üsküp - Edirne hattı
"Biliyordu minik Hasan Tahsin... Annesi ona söylemese de biliyordu artık geri dönmeyeceklerini... Bir daha buraları göremeyeceğini, dönmemek üzere gittiklerini ona söylemeseler bile bunu çok derinden hissediyordu küçük çocuk. O da onların oyununa katılmış gibi hiç soru sormuyordu büyüklerine. Babasıyla ablası sonradan geleceklerdi galiba... Akrabaları, ahbapları göç ettiklerini bilselerdi eğer bu tarihi istasyonu tıka basa doldururlardı şüphesiz. Misafireten gidiyorlardı İstanbul'a... Herkes öyle biliyordu; ama onlar kaçıyorlardı işte... Ne yazık ki canları kadar çok sevdikleri bu şehirden ayrılmak zorundaydılar. Eski huzurları kalmamıştı buralarda... Atalarının, akrabalarının yattığı bu topraklar, beş yüz yılı aşkın Türklerin yaşadığı bu şehir, ne yazık ki onların değildi artık. Nasıl da çıkmıştı elimizden bu bereketli topraklar..."
İşletmeciliği Sırplara ait olan Üsküp-Edirne hattındaki korku, endişe ve heyecan dolu tren yolculuklarının sonunda geldikleri Edirne'de, aktarma oldukları Edirne-İstanbul trenine bindikleri bir an var ki... Şimdilerde doksan yaşını süren Hasan Tahsin Abakan'ı, yaşamı boyunca etkileyen, duygusallığının doruğuna taşıyan bir zaman dilimi...
1920'de Üsküp'te doğan Hasan Tahsin Abakan'ın, sekiz yaşındayken annesiyle birlikte Türkiye'ye gelmesiyle başlayan serüveninde; hem bir öğrenci hem de bir öğretmen olarak onun bu tanıklığından yola çıkarak eğitim ve öğretim hayatımızın gelişimine doğru da bir yolculuğa çıkıyor okur.
Üsküp, Selanik, İstanbul, Kütahya, Eskişehir ve İzmir'de 1900'lü yılların başından, günümüze kadar olan yaşanmışlıklar içinde, belki siz de bir arkadaşınıza, bir öğretmeninize, okuduğunuz okullara ya da bir anınıza rastlayacaksınız. Kim bilir?
Irmak Zileli (irmakzileli@gmail.com)
Remzi Kitabevi Kitap
Edebiyat bizi ağır uykumuzdan uyandırabilir mi? Tek başına bir roman, bir öykü, bir şiir bunu yapacak güçte midir? Ya da topyekûn edebiyatın kendisi diyelim, insanlığı "taş uykusu"ndan kaldırabilecek kudrete sahip midir? Kuşkusuz başka şeyler de ister bu uyanış. Hiç değilse bir silkelenmeye, bir hareketlenmeye, bir kendine gelmeye doğru evrilecekse eğer, mutlaka edebiyat dışında bir şeyler daha gereklidir. Peki bu gerçek, o ağır uykunun sorumluluğunu duymamanın mazereti olabilir mi? Edebiyatçılar da, "aydın" olduğunu unutup kendini derin uykunun sıcak kollarına bırakabilir mi?
Biz istediğimiz kadar "bırakamaz" diyelim, ne yazık ki durum bu, çoktan bıraktı. Hadi edebiyatçıların hepsini aynı kefeye koymayalım; yine de çoğunluğun o uyku halinin içinde olduğunu kim yadsıyabilir? En azından yıllardır söylenegelen, hatta öyle ki neredeyse etkisini yitirmeye başlayan bir söylemi buradan yineleyelim: Toplumcu bir edebiyat kalmadı. Edebiyatın, özellikle romanın, bireyi konu aldığı gerçeğinden beslenen "bireyci" bir edebiyat doğdu. Bireyi, köksüzleştirdi. Bulut gibi, rüzgâr esintisiyle oradan oraya savrulan, hiçbir aidiyeti olmayan bir varlığa dönüştürdü bu edebiyat. İnsanın hayat damarlarını kesti attı. Kuşkusuz bunda toplumcu edebiyatın acemiliklerinin, bireyin dünyasını yok sayan yaklaşımının da payı oldu. Christopher Caudwell'in o muhteşem sözü sanki tam da bu nokta için söylenmiş: "Toplumculuğun en ileri aşaması, insanı bir kişi yapmaktır." Toplumcu edebiyatın eksikliği de belki bunu kavramamaktı. Oysa toplumculuğun o ileri aşamasına ulaşan edebiyat eserleri, tüm toplumu bir sihirli değnek gibi bir anda ağır uykudan uyandırmasa da, böyle bir edebiyat, uyanışın öncülerinden olabilirdi. Aslında hâlâ olabilir.
Bana bu umudu veren yepyeni bir roman: "Taş Uykusu". "Yeni" tanımlaması, kitabın güncel olmasından öte bir anlam taşıyor. Aslı Tohumcu'nun romanı "Taş Uykusu", edebiyatımızın önünde "yeni" bir kapı açıyor. Bu kapıyı açabilmesini, edebiyatın uzunca zamandır sırt çevirdiği bir dünyaya yüzünü dönmesine borçlu. Tohumcu, hepimizin her gün inip bindiği bir belediye otobüsünün içine çeviriyor bakışını. Otobüsün içindeki insan yüzlerine bakıyor tek tek. Ama şöyle bir bakıp geçmiyor, en derine, beyinlerin kıvrımlarına dek ulaşıyor. Oralarda neler olduğunu bulup çıkarıyor. Böylece, bir belediye otobüsünde karşılaşabileceğimiz, bizim de bir parçası olduğumuz hayatları görünür hale getiriyor. Pek çoklarının trajik bulmayacağı, buradan bir hikâye çıkmaz diyeceği o hayatların her biri bize kendi gerçeğimizi gösteriyor. Tohumcu, bireylerin hayatlarından yola çıkıp toplumu anlatıyor. Bugünümüzü, kıvrılıp kaldığımız "taş uykusu"nu fark etmemizi sağlıyor. Aslında "Taş Uykusu", o otobüsün içindeki insanlardan çok, onlara dışarıdan bakan (belki de hiç bakmayan) edebiyatımıza bir eleştiri içeriyor. Kim o insanlar? Emekçiler. Orta sınıf değil, zengin değil, pek çoklarının okumaya bayıldığı türden pırıltılı hayatları yok. Aksine, acının ve şiddetin tam ortasındalar. Neredeyse bir cinnetin eşiğindeler. Bunu göremeyen bir edebiyatımız, o belediye otobüslerine katiyen binmeyen bir medyamız, siyasetçimiz, bolca "toplum mühendisimiz" var. Ama Aslı Tohumcu, o otobüse biniyor, binmekle de kalmıyor, gördüklerini gösteriyor.
"Taş Uykusu"nun, çok karakterli bir yapısı var. Yazar, her bir karakterin düşüncelerinde ustalıkla gezinebilmiş. Belediye otobüsünde karşılaştığımız onlarca kişi, bizimle (aslında tabii ki kendileriyle) iç sesleriyle konuşuyorlar. Genç kızı yaşlısı, liselisi öğretmeni, temizlikçisi emeklisi… Hepsi bambaşka hayatlara sahip bu karakterleri kendi dünyalarının diliyle "düşündürmeyi" başarmış Tohumcu. Asla birinin dili ötekine karışmamış. Kendilerine özgü sözcüklerle, kendilerine özgü bir ritmle konuşturmuş karakterlerini yazar. Öyle ki her bir karakteri derinlemesine işleyebilmiş. Hiçbir analiz yapmadan, sadece kişilerin iç konuşmalarını aktararak, ustalıkla... Kuşkusuz bu ustalık, Tohumcu'nun hem gözlem yeteneğinden, hem de o otobüse dışarıdan değil içeriden bakmasından doğuyor. Çok az diyalogla, kişilerden kişilere, düşüncelerden düşüncelere geçişlerde hiçbir problem yaşamadan tamamlıyor kurgusunu Tohumcu. Onlarca karakterin düşüncelerinden parçalar sunuyor. Yolcuların hikâyesi ilmek ilmek örülerek romanın sonuna dek tamamlanıyor.
Peki bir baş karakter yok mu bu romanda? Kuşkusuz var. Otobüsün direksiyonundaki el, bu romanın da direksiyonunu tutuyor. Otobüs şoförü, aslında tüm yolculardan ayrılarak daha duyarlı bir göz olarak bulunuyor romanda. Hem iç dünyasıyla var, hem gözlemleriyle. İnsanlara, dış dünyada olan bitene karşı ilgili. Kendi yaşamı üzerine "düşünüyor". Ötekiler gibi bir sayıklamadan öte, nedenler ve sonuçlar üzerinde duruyor. Uyumayan tek kişi o belki de. Romanın sonunda bunu çarpıcı bir şekilde iyice anlıyoruz.
Aslı Tohumcu, toplumsal olarak geldiğimiz kimi noktaları da eleştiriyor. Cep telefonuyla kurulan ilişkileri, sanal dünyanın getirdiği röntgenciliği, çevremizde olup biten karşısındaki yapmacık duyarlığı, kadın erkek ilişkilerindeki tahakkümü... Ama bu eleştiriyi öyle bir yapıyor ki, otobüsün içindeki insanlarda bir suç bulamıyorsunuz. O cinnet haline rağmen, şiddetin kol gezdiği bu hayatların aktörlerine öfke duyamıyorsunuz; çocuğunu öldüren babaya, karısını döven kocaya, para için adam öldürmeyi göze alan gence bile... Aslı Tohumcu açıktan söylemese de, bize bu otobüsün içindeki insanların hayatlarından kendilerinin değil, sistemin sorumlu olduğunu hissettiriyor çünkü...
Romanı okuduğunuzda bu ülkede "bir tek mutlu insan yok mu?" diye soracaksınız belki. Ama kabul etmeli ki, edebiyatın işi mutluluğun resmini yapmaktan daha fazlası. Görmekten kaçındığımız, kazara göze çarpınca yüzümüzü buruşturduğumuz, üzeri gazeteyle örtülen, mutluluk haplarıyla unutturulmak istenen sokaktaki gerçeği bir belediye otobüsünün içine sığdırmış Tohumcu. Bakalım bu çaba edebiyatımızı "taş uykusu"ndan uyandırabilecek mi?
Türkiye'nin ruhu otobüse binerse
Kaya Genç, Radikal Kitap, 21/01/2011
Aslı Tohumcu'nun ilk kitabı 'Abis', YKY'nin 'Yeni Yazı' dizisinde yayımlanalı sekiz yıl olmuş. Toplam yedi kitabın basıldığı bu dizi (Orçun Türkay, İlhan Durusel, Doğan Yarıcı gibi isimlerin kitapları da vardı) Türkçe edebiyatın yeni yollara evrilmesinde önemli bir platform oluşturacaktı, ömrü kısa oldu. Tohumcu'nun yeni romanı 'Taş Uykusu' ise, Kırmızı Kedi Yayınevi'nin Türkçe edebiyata heyecan getirmesini umduğumuz 'Edebiyat' dizisinden çıkıyor. "Köksüzleşerek kurumaya yüz tutan edebiyatımızı, elinden tutup yeniden toprağına, kalabalıkların arasına çeken" kitabın "Edebiyatımızın hapsolduğu fanusu küçük bir dokunuşla paramparça edebilecek işaret fişeklerinden biri" olduğunu duyurmuşlar arka kapak yazısında. İddialı mı geldi? Neden iddialı olmasın ki? 100 sayfalık bir kısa roman düşünün: Şoförü ve yolcularıyla 59 öyküye ev sahipliği yapan bir belediye otobüsünde geçiyor. İç içe giren kırılgan psikolojileriyle yolcuların önce kendi sesleriyle konuştuğu 'solo' bölümler, ardından tüm seslerin bir araya geldiği 'koro' bölümüyle oldukça müzikal bir deney. Bir süredir Ümraniye'de oturan Tohumcu, otobüslerde yaptığı uzun yolculuklardan oldukça etkilenmiş; notlar alarak veya ses kayıtları yaparak değil, bütünüyle kendi gözlemleri ve hayal gücüyle bir yolculuk romanı yazmış. Karakterlerden biri (Kainat), radyodan, Ömer Madra'nın Açık Gazete programından 4 Mayıs 2009 günü Mardin'in Bilge Köyü'nde 44 kişinin öldüğü katliama dair yorumları dinliyor. Bir başka yerde, Hrant Dink'in cenazesinin haberini okuyan bir kahramana rastlıyoruz. Aslı Tohumcu'yla konuşmaya buradan, yolculuğun 'zaman'ından başladık.
Olayların geçtiği zamanı özellikle mi belirsiz bıraktınız?
Ben bunun zamansız bir roman olmasını, geniş bir zamanı kapsamasını istedim. Başka bir karakterin okuduğu 1989 tarihli Milliyet gazetesinden cinayet haberleri alıntıladım; bunları 2011 yılının cinnet olayları diye okura verince hiç de garip durmuyor! Yalnızca üslup, haberlerin yazım tarzı farklı ama özleri itibarıyla haberler aynı. Bugün de Seren Serengil'in nasıl kilo verdiğine dair bir haberden sonraki sayfada Hrant Dink'in ölümüyle ilgili bir habere geçebiliyoruz. Böyle bir şizofreni yani.
'Taş Uykusu'ndaki otobüs de buna benzer şizofrenik bir sesler topluluğuna sahip, bu anlamda otobüslerle gazeteler yapısal olarak birbirlerine benziyor mu?
Yolcuların düşünceleri de gazetelerdeki haberler gibi daldan dala atlıyor; bir karakter eşinin kendisine nasıl tecavüz ettiğini anlatırken yanına gelen bir başkasının iş hayatına dair sıkıntılarına geçebiliyoruz mesela. Ben bu otobüsle küçük bir Türkiye tanımlaması yapmak istedim aslında. Derdim insanları dışarıdan çok kolay yargıladığımızı göstermekti. Çok düzgün görünen biri psikopatın teki olabiliyor, en anne tipli kadın bir orospu olabiliyor, en namussuz görünen de namuslu çıkabiliyor. Otobüs gibi mekânlarda biz sanki birbirimizden hoşlanmıyor gibiyiz; herkes dört duvar içinde ne yaşadığını yalnızca kendisi biliyor. Biz ise sadece hayal edebiliyoruz. Ben de hayal etmeye çalıştım. Burada 59 farklı insan var; tam bir Türkiye panoraması diyemeyiz ama köşeye sıkıştırılan, hayat mücadelesiyle terbiye edilmişlerin öyküsü diyebiliriz belki.
Siz bu manzaranın neresindesiniz?
Kitapta Aslı diye, âşık bir karakter var ama ben Kainat olmayı arzu ederdim. Ömer Madra'nın Açık Radyo'daki programına her sabah "Merhaba kainat!" diye başlamasının başka bir anlamı var elbette ama yine de bu ismi seviyorum. Karaktere Kainat adını vermemin sebeplerinden biri, doğurmak üzere oluşuydu. Canı sıkılan ve radyo dinleyen bir karakter... Aslı olmayı ise hiç istemezdim; onunki gibi bir aşka kapılıp en sonunda kendini bir arabanın altına atacak kadar birine âşık olmayı istemezdim doğrusu.
Kitaptaki söylemler italik olarak yazılmış 'senkronize edici' bir ses tarafından birbirlerine bağlanıyor. Bu tekniği nasıl geliştirdiniz?
Romanın tek bir anlatıcısı yok. İlk başta sürücü anlatıcıymış gibi görünüyor ama 59 kişi de başrolünde kitabın. Hangi karakterin nerede oturduğunu, elinin kolunun hareketlerini, fiziksel veya duygusal bazı yorumları yapmayı diğer yolculara bırakamazdım. Ben kendim de yorum yapmak istedim. İtalikler de bunu formüle etmek için ideal bir matematiksel çözümdü. Ben kendimi hep bir öykücü olarak düşünürdüm. İlk kez bu kadar uzun bir öykü, bir roman yazdım. Romanın çok farklı bir matematiği varmış öyküden, bunu gördüm. Amacım sadece insanları bir otobüse bindirmekti. Otobüsü mekân olarak kullanmanın akıllıca olduğunu, birbirlerinden habersiz şekilde bir sürü yolcunun düşüncelerine girmenin iyi olacağını düşündüm.
Normalde şoförün anlatıda daha çok kontrol sahibi olması lazımmış gibi geliyor ama bu gerçekleşmiyor.
Evet, sonuçta otobüse önce o biniyor ama şoförün adı yok. Ona biraz zaman tanımak istedim; ilk durakta kimseyi bindirmedim bu yüzden otobüse. Disiplinli yazmanın faydası oldu senkronizasyonu sağlamak açısından. 4-5 ay boyunca her akşam disiplinli bir şekilde başına oturup yazdım kitabı. Karakterlerin seslerini götürebildiğim kadar götürdüm, olmayanları da uzatmayıp kestim. Ukalalık olarak algılanmasın ama, "Allah yardım etti!" diyeceğim. Kitabın sonunu bile karakterler kendileri getirdi. Ben hep otobüste geçen bu tür bir öykünün sonunda bir trafik kazası olmalı, bütün insanların ölmesi gerekli filan diye düşünürken, onlar çok farklı bir finale gittiler.
Otobüsteki iki üniversite öğrencisi, Chaucer'ın 'Canterbury Hikâyeleri'nden bahsediyor. Egemen edebiyatın tek sesliliğine karşı ortaçağların anlatı formlarına dönüp herkesin kendi sesiyle kendi öyküsünü anlattığı bir biçime yöneldiğini söyleyebilir miyiz?
Bilinçaltımda Canterbury Hikâyeleri'nin böyle bir etkisi olabilir. Üç sene kadar İngiliz dili ve edebiyatı okudum. İngiliz dilinden ve edebiyatından değil belki ama eğitim sisteminden nefret etmiş biri olduğumu söyleyebilirim. Ama bizim için Canterbury bir meseleydi; onu bir okuyanlar vardı bir de okumayıp özetini bulanlar. Ama bu kitabın yapısında onun kadar mahalle kültürünün yansımaları da var. Sonuçta benim kendimle ilgili çok bir iddiam yok, yazarlığımla ilgili tek iddiam da bir hayat bilgisine, gözlem bilgisine dayanan bir edebiyat yaptığım. Kendi kişisel dertlerini iyi kötü halletmiş biri olarak başkalarıyla ilgilenebilirim artık dedim ve olayların otobüste geçeceği bir kurgu bana cazip geldi.
Romanı yazarken, karakterlerin otobüsün neresinde oturduğunu gösteren bir çizelge yaptınız mı?
İETT otobüsü meraklılarının yaptığı bir site var. Orada romanın geçtiği İkarus Solo model otobüslerin iç planlarını buldum, büyük bir kâğıda çizdim. Sonra bu planı masamın karşısına yapıştırdım. Tek tek koltuklara kimler oturuyor, kimler ayakta, kim nerede, hangi durakta binmiş, nerede iniyor, bunları bir kod sistemiyle yazdım bu çizelgeye. Hâlâ masamın karşısında duruyor; şimdilik oradan kaldırmak istemiyorum, bir süre daha birbirimize bakacağız...
Yolcular arasında Roman bir anne ve oğlu, Kürt bir işadamı, Ermeni bir genç kız ve farklı arkaplanlardan gelen insanlar var... Bunların birer klişeye dönüşme tehlikesi yok mu?
Eğer onları klişe birer karakter olarak göstermemeyi başarırsam ne mutlu bana! Buradaki endişe, bir etnik gruptaki karakter neden on dakika konuşuyor da diğeri beş dakika konuşuyor olabilir. Ama ben elbette bunları teraziye koyup ölçmedim. Herkes konuşmak istediği kadar konuşuyor kitapta. Kimi çok, kimi az... Sonuçta burada ticaret yapan, telefonla iki dakika Kürtçe konuştuğu için ebleh bir müteahhit olan ve paradan başka bir şey düşünmeyen bir adam tarafından "PKK'lı bu!" diye suçlanan biri var mesela. Bu tür şeylerin anlamsızlığını, şiddetini göstermek istedim.
Bir genç kız ise sadece cep telefonuyla gönderdiği SMS'lerde yazdıklarıyla temsil ediliyor...
Evet ve ben onu gırtlaklamak istiyorum! İletişim kurduğunu düşünüyor ama iletişimden fersah fersah uzakta biri. Bir de polis olmak isteyen bir karakter var mesela. Benim devletin güvenlik güçlerine dair hissiyatımı yansıtıyor. Sonuçta iyi polisler var elbette ama bu, kötü bir polis tipinin temsilcisi. Eline silah almak istiyor ve bu onun masaya vurabileceği, iktidarını yansıtacak olan, bir tür penis. Otobüse sonradan binen genç öğrenci çocuklar ise en kolay çığrından çıkabilecek olanlar. Ama bence otobüsteki asıl tekinsiz karakter, Eren. Sevgilisinden ayrılmış ve intikam peşinde. Böyle o kadar çok hikâye var ki; ayrıldıkları sevgililerinin izini bir biçimde, Facebook gibi kanalları da kullanarak bulup onları öldüren genç erkekler... Kız arkadaşlarına bir mal gibi bakıyorlar, onlara hiçbir seçme şansı vermiyorlar.
Kendi kaleminden Aslı Tohumcu
Hafız Mehmet dedemin elinden tutmuş Çınaraltı Kıraathanesi'ne giriyorum. Ajanstan haberleri, anlarmışım gibi, kıraathanedeki o koca koca adamların ciddiyetiyle dinlerken Uludağ gazozumu lüplüyorum. Az sonra ağacın dibine işeyecek mahallenin delisi, ben deliden değil iri yarı dazlak demirci ustasından korkuyorum. Bu ilk anıma yine Mehmet dedemin evden çıkıp dört bina ötedeki bakkala gidişini bile bir maceraya dönüştüren muhabettini ekliyorum. Yıllarca. Mahallenin çocukları sokakta çığlık çığlığa oyunlar oynarken ben dünyanın en akıllı ve sakin arkadaşıyla evde vakit geçiriyorum. Annemle. Babamı görmek içinse şantiyeye gitmek gerekiyor. O bu kadar çok çalışmazsa insanlar başlarını sokacak evleri nerden bulacaklar! Ablam abla işte, hani şu girişkenliği, çalışkanlığı gıpta edilenlerden. Yazlar Düt Dedemle Esenköy'de geçiyor. Gündüz böğürtlen çalıların arasında ya da dutların tepesinde, akşamüstleri sacta börekle soğuk ayran eşliğinde.
Mehmet Dedem gidince, sizlere ömür olunca yani, o kahkahası bol ve hadi ne yalan söylemeli azıcık da ayıpçı hikâyeler de bitiyor. Kitaplar başlıyor. Jules Verne önce ve daima. Sonra saçma sapan okullar kaytaramadığım, birbirimizi bir tutup bir bıraktığımız çocukluk dostlukları. Bir akşam, on üç on dört yaşında olsam gerek, her zamanki ciddiyetimle açıklamayı patlatıyorum: "Anne ben yazar olacağım." İlk daktilom ve bolca saman kâğıdı ertesi akşam odamın kapısında "Gir!" dememi bekliyor. Şahane iç dünyama dair acayip metinlerle tükeniyor daktilomun şeridi önceleri. Sonra sonra okuduklarım değişiyor, iyice güzelleşiyor. Üniversiteli oluyorum ve İstanbullu. Hayat iyi insanları olduğu gibi arıza tipleri de çıkarıyor karşıma. İşte, gündelik hayatta ne büyük bir şiddetle yoğrulduğumuz dank ediyor kafama. Cem Akaş'ın da dürtelemesiyle 'abis'i yazıyorum. İnsan insanın kurdu, bunu anlamaya çalışıyorum, başındayım ama yolun. Araya biraz kişisel bir metin giriyor, çok sevdicek bir dostun kaybı üzerine; 'yok bana sensiz hayat.' Yetişkinler için bir aşk ve dostluk masalı. Arada ceketimi alıp çıkmışım üniversiteden, bazı olaylarda hep erkenciyim! Bir dolu editörlük yapıyorum, önce öğreniyorum işi tabii. Biraz gazeteye, televizyona bulaşıyorum. Derken Hollanda. Kadınların Anadolu'dan başlayıp göçmenlikte bile peşlerini bırakmayan şiddet dolu hikâyelerini dinliyorum. Kadın olmak öldürülmek için yeterli, anlıyorum. Kadının ve erkeğin kadına yönelik şiddetine dair öyküler yazıyorum, oluyor 'Şeytan Geçti'.
Cehaletin, yoksunluğun, geleneklerin baskısının ve hayat mücadelesinin köşeye sıkıştırdığı insanların öyküsünü anlatmak için 'Taş Uykusu'nu yazıyorum. Şu uyuduğumuz derin uykudan uyanırız, boşvermişliğimizden sıyrılırız belki diye. Bir belediye otobüsü dolusu insana tutuyorum aynamı; aşk, cinayet, intikam, korku, ötekileştirme, bireysel faşizm, ne gösterirse ayna, yapıyorum yazıcılığını. 59 kişiyle bir otobüs yolculuğu yapıyorum dört ay boyunca, dokuz durak anca gidebiliyoruz. Üstelik gittiğimiz yer de hayra alamet değil.
Peki neden, hâlâ yolun başındayım! Ve neden anlamadığım çok şey var!
En sıra dışı gerçekçi
SEMİH GÜMÜŞ
RADİKAL KİTAP - 23/04/2010
Dostoyevski üstüne ne çok yazıldığını bilmek için yazılanları görmek gerekmez. Yüz elli yıldan beri hakkında en çok konuşulan, düşünülen, yazılan yazarlar arasında belki de ilk sırada gelir Dostoyevski. Bunda, onu dünya edebiyatının en büyük yazarları arasında görenlerin sayısının çokluğu yanında, yazdıkları üstüne genel bir onay bulunmamasının da payı var. Neredeyse Dostoyevski'nin bütün yapıtlarından çıkan özgün bir çözümleme olarak okuyabileceğimiz Victor Terras'ın Dostoyevski'yi Okumak kitabının da Dostoyevski literatüründe kayda değer bir yeri olduğunu belirtebiliriz.
Victor Terras kendi eleştirisini öncelikle Dostoyevski üstüne yapılmış okumalar üstüne kuruyor ki, birbiriyle çatışan okumalar arasında yolunu bulmak, o yolun daha sıkı örülmesine de kendiliğinden neden oluyor. Sözgelimi Dostoyevski'nin en büyük yapıtının hangisi olduğuna ilişkin düşünceler birbirinden hep farklı olmuş, bu düzeyde nitelikli çözümlemeler yapılmıştır ve bugünkü okumalar Suç ve Ceza'yı öne çıkarırken geçmişte daha çok Karamazov Kardeşler ile Ecinniler'in önemsendiği söylenebilir mi?
Bana kalırsa Dostoyevski'nin en önemli özelliği, çağdaşlarıyla birlikte roman sanatının büyük klasiklerini yazmasına karşın, döneminin tek egemen anlayışı olan büyük gerçekçilikle tanımlanması sınırlandırılması olanaksız bir roman anlayışı yaratmış olması. Victor Terras, Dostoyevski'nin romanlarının gerçeği ne kadar yansıttığının da çok tartışıldığını belirtiyor. Dostoyevski'nin, döneminin büyük gerçekçilik anlayışının hep aradığı tipikleri yaratmak yerine, gerçeği çarpıttığı, sıradan olanı aradığı, bu arada sıra dışı olanı öne çıkardığı, fantastikten ve gizemden yararlandığı elbette belirtilebilir. Sonunda büyük toplumsal durumların taşıdığı büyük dramatik gerçeklikler çokça anlatılmıştır, en çok da yanı başındaki Gogol, Tolstoy ve Turgenyev tarafından. Oysa Dostoyevski, Rus toplumunun kıyıda kalmış, en tuhaf kişiliklerinin dramatiğini, toplumun en olumsuz kişiliklerini, kaybedenleri, sapkınlıkları anlatırken, döneminin yazarlarından ayrılır. Sonunda onu, romanlarının kişilerinden çıkarak yirminci yüzyılın varoluşçuluğunun habercilerinden görenler olmuşsa, bunun da sağlam nedenleri vardır.
O günlerden bugüne sayısız eleştirmen, apayrı yönlerini öne çıkararak Dostoyevski'yi kutsadı bu arada özellikle on dokuzuncu yüzyıl içinde onu olumsuzlayan pek çok eleştirmen de olduğu gibi. Dostoyevski'nin asıl değeri Rusya'da ölümünden sonra anlaşılmıştı, aradan bir yüzyıl geçtikten sonra dünyada da Dostoyevski yeniden keşfedilen, en önemli yazar sayılmaya başladı. Dostoyevski'yi Okumak'ta bu değerlendirmeleri ayrıntılı biçimde sergileyen Victor Terras'ın şu saptamaları Dostoyevski konusunun kuşatılmasının olanaksızlığını, ondan çıkarılacak sonuçların neredeyse sonsuz çeşitliliğini gösteriyor:
"Bakhtin'e göre Dostoyevski'nin sanatı tabiatı gereği 'romansal'dır, romandan 'açık bir biçim' olarak sonuna kadar faydalanır. Yine de, karşı yapısalcı eleştirmenler, Dostoyevski'nin büyük eserlerinde tanınabilen bir düzene dayanarak, güzelce bütünleşmiş, dolayısıyla 'kapalı' bir yapıyı savunageldiler. Gerek lehte gerekse aleyhte taraflı okuyucular bu düzeni hep tanımışlardır. Önde gelen muhafazakârlardan K.P. Pobedonostsev, Dostoyevski'nin eserlerini çarın ailesine önermekte tereddüt etmedi. Radikal Saltıkov-Şçedrin Hıristiyanlık altmetinini dinden hiç mi hiç bahsedilmeyen Yeraltından Notlar'da bile tanıdı. Yakınlarda, Yuri M. Lotman'ın Tartu yapısalcı okulunun takipçilerinden Peeter Torop, Suç ve Ceza'daki çok sayıda ayrıntının, ölüm ve dirilişle, özellikle de Laarus'un diriltilmesiyle ilgili Hıristiyan simgeleri olarak pekâlâ okunabileceğine işaret ederek, kitapta ayrıntılı ve bütünleşmiş 'Hıristiyan-merkezli' bir alt-konu olduğunu ikna edici bir şekilde gösterdi."
Psikolojik roman
Roman sanatının aslında ne olduğuna ve ne anlattığına ilişkin düşünceler, romancıların kendilerini konumladıkları yere göre farklılaşır elbette. Değil mi ki romanın asıl sorunu insandır, insandan çıkıp gene insana dönen bir anlatı sanatının günümüzde insanın dış hallerini değil de iç dünyasını asıl sorunu seçeceği de kuşkusuzdur. Yaşar Kemal, bazı romanlarından daha farklı bir coşkuyla söz eder ve onların öncelikle insan psikolojisini irdelediğini belirtir. Yaşar Kemal'in romanlarını bu düzeyde okumak, onları bambaşka gözlerle görmeyi sağlar. Sözgelimi Kimseciküçlemesini, yalnızca hikâyesine bakarak okumak, bu üç büyük romanın bir cinayet ekseninde kalmasına neden olabilir; oysa söz konusu cinayeti romanın başında ortaya çıkan bir izlek olarak görüp asıl sorunun çocuk Mustafa'nın psikolojisi olduğunu anlamak, yazınsal anlamı öne çıkaran bir okuma olur. Mustafa'nın korkusu, bir çocuğun dünyasından çıkarak korkunun evrensel doğasına gönderir bizi. Yaşar Kemal'i büyük romancı yapan etmendir bu yaratım biçimi.
Dostoyevski'yi çağdaşı büyük romancılardan ayıran en önemli özellik de bu olsa gerek. Romanın insanlık durumlarının ardındaki psikolojik gerçekliği deşen, anlayan, anlatan bir yazınsal gerçeklik sunması gerektiğini en iyi anlayan klasik yapıtlar, herhalde Dostoyevski'nin romanlarından başkaları değildir.
Victor Terras, "Bazı eleştirmenler, Dostoyeski'nin romanlarında yiyecek, içecek, giyim, kır ya da kent manzarası gibi dünyevi ayrıntıların eksik olduğunu söylediler" derken, çok önemli bir saptama yapıyor. Klasik gerçekçiliğin anlatım biçiminin hele o zamanlar için çok dışında kalan bir yaratım biçimini seçip, anlattığı gerçekliği dışsal betimlemelerden değil de insanın kişiliğinden ve ruhsal dünyasından çıkarmayı seçmiş olması, onu yirminci yüzyılın modernistlerine yaklaştırır.
Psikolojinin romanın taşıdığı anlam buradadır. Ne anlatılıyorsa, onu, dünyevi belirtilerin ötesinde, insanın iç dünyasına ve ruhsal değişimine bağlanarak anlatmak, apayrı bir yazınsal gerçekliğe karşılık gelir. Döneminin öbür tam gerçekçilerine göre, Dostoyevski gerçeğin belirtisel, simgesel karşılıklarını yaratmıştır. Onun romanlarında hikâye, geleneksel biçimde kurgulanmak yerine, insanların psikolojileri tarafından yönlendirilir. Karamazov Kardeşler, Suç ve Ceza, Ecinniler ve Yeraltından Notlar, geriye dönüp baktığımızda, hep kişilerinin psikolojik sapkınlıkları ve ruh durumlarını eksene alarak okunmuşur.
Vyaçeslav İvanov'un Dostoyevski'yi "Rus Shakespeare'i" olarak nitelediğini aktarır Terras. "İvanov'a göre, Dostoyevski trajik bir dünya görüşünün rehberliğinde bazı trajik zıtıkları zıt hareketlerle ifade ediyor." Bu saptama Dostoyevski'yi çağının büyük tragedya yazarı konumuna çıkarır ki, günümüzün okuma biçimleri içinde de Dostoyevski'yi böyle bir okuma biçimine daha yatkın değil miyiz...
Victor Terras'ın, Dostoyevski'yi Okumak'ın sonuna eklediği bölümde, "Dostoyevski İngilizceye çevrilirken ne kaybediyor?" sorusuna aradığı karşılıkları da sıra dışı bir eleştirel yaklaşım olarak okuyabiliriz. Değil mi ki şiirin çevrilemezliği gerçek bir tartışmadır, bazı düzyazı metinler için de aynı tartışma yapılabilir. Düzyazıda ses ve ritim çoğu kez rastlantısal sayılır. Oysa sözgelimi Karamazov Kardeşler'in şiiri, Dostoyevski'nin çok sesli dilinin ve anlatım biçiminin yetkin bir örneği olarak okunabilir. Öte yandan, metin içinde gizlenmiş alt-metinler, sözgelimi yinelemeler, simgesel karşılıklar ve pek çok İncilsözü ve Puşkin, Gogol, Turgenyev, Herzen, Saltıkov, Nekrasov gibi yazarlardan edebiyat alıntıları, bunları anlayacak yetkinlikte okuma biçimlerini de zorunlu tutuyor.
Gelin görün ki, Karamazov Kardeşler'i başka dillerde okuyan okurların romanın kaynak kültürüne yabancı oluşu, ister istemez indirgeyici, eksiltici bir okuma alanı yaratıyor. Öte yandan, romanın eğitimli kişileriyle eğitimsiz kişilerinin özel dilleri arasında Dostoyevski'nin yarattığı farklılıkları gözeten çeviriler okuyor muyuz? Victor Terras'ın kitabının bu son bölümünü okuduktan sonra Türkçeye yapılan çevirilerin gözden geçirilmesi gerekir mi, nitelikli Dostoyevski çevirmenlerinin bunun üstünde duracağını sanıyorum.
Ruhun serüvencisi
AYSEL SAĞIR
RADİKAL KİTAP - 04/06/2010
Dostoyevski, bir yazar olarak adının ilk duyurmaya başladığı yıllarda (İnsancıklar, 1846), Rus edebiyatıyla birlikte, tüm dünya edebiyatında yeni bir dönem de başlıyordu. Edebiyatla ilgili yeni bir damar bulunmuştu. 19. yüzyılın realitesi göz önünde bulundurulduğunda, insanla ilgili tek yanlı bilgi ve düşünceleri sarsmakla kalmayıp, göz ardı edilen, hatta bilinmediği bilinmeyen gerçekler, edebiyat aracılığıyla dile geliyordu. Dostoyevski, art arda eserler vermeye başladıkça dünya edebiyatıyla birlikte insanlık da yeni bir evreye taşınıyordu artık. Victor Terras, Dostoyevski'yi Okumak'ta, Dostoyevski'nin, başat eserlerinden yola çıkmış.
Terras'ın, Dostoyevski'yi Okumak'ta, onun eserlerini okumak için belli bir yöntem önerdiği sanılmasın. Kendisi de iyi bir Dostoyevski okuyucusu olan Terras'ın, okuyucularla Dostoyevski bilgilerini paylaşmış demek de yeterli olmayacağından, İnsancıklar, Suç ve Ceza, Karamozov Kardeşler, Budala, Ecinniler gibi yapıtların alt metinlerinden, satıraralarından beslenerek, Dostoyevski'yle ilgili bilinenlere yeni bir katkı sağladığına vurgu yapmamız gerekecek. Karakterlerin, kahramanların, anti-kahramanların basit bir çözümlemesiyle karşılaşmayıp, her bir karakterin şekillendiği zeminler ve yaratıcısının beslendiği zihinsel, yaşamsal alanlarla da karşılaştığımız Dostoyevski'yi Okumak'ta, bir yapıtın oluşum süreci ve nedeniyle ilgili de -yan anlamda- çok şey öğreniyoruz.
Metafizik mutlak: Aşk
Dostoyevski'nin bir yazar olarak oluşum sürecini takip etmiş kitabında Terras. Çalışmasında, yazarın sanatını besleyen kaynakları bir hayli dikkate alan Terras, onun başka yapıtlar ve edebiyat kişileriyle ilgili referanslarını da önemsemiş. Dostoyevski'yi özellikle yaşamdan etkilendiği alanlarda yakalayarak, onun eserlerinde adeta iz süren Terras, Prens Mişkin, Raskolnikov gibi insanlığa mal olan karakterlerin, yazarda karşılığını bulan mistik, felsefi, varoluşsal ve özellikle de psikolojik olana yoğunlaştırmış bakışlarını.
Dostoyevski'yi, Tolstoy, Gogol gibi çağdaşlarından temel ayrılık noktalarında yakalamış Terras. Özellikle Tolstoy'un, aşk, acı çekmek, yoksulluk motifleriyle, Dostoyevski'nin temaları arasında kurduğu ilişkide yakaladığı felsefi zıtlık oldukça anlamlı: "Tolstoy'un külliyatında romantik aşka karşı olumsuz bir tutum egemendir. Doğal olan cinsellik dürtüsünden, temiz olmayan, 'uygarlaşmış' yıkıcı bir sapma olarak görülür bu. Tolstoy'un yaklaşımı, aydınlanmacı ve akılcının (rasyonalistin) yaklaşımıdır. Dostoyevski külliyatına ise romantik aşkın her şekline dair olumlu tutum egemendir. Dostoyevski Eros'un romantik biçimde tanrılaştırılmasını, ona tapınılmasını kabul eder, böylece aşk metafizik mutlak olur. Dostoyevski'nin olay örgüsü karakteristik olarak insan ruhunun fenomonolojisi, daha doğrusu insan ruhunun uzun serüvenidir. Hıristiyanlıkta insan ruhunun düşüşüne ve acı çekerek arınmasına yakın, romantik bir olay örgüsüdür bu. Halbuki Tolstoy'un insanı esas olarak toplumla, adalet ve adaletsizlikle, gerçeğe dayalı doğrular ve doğru olmayanlarla ilgilidir. Dostoyevski öznesi kendini bilen bir bireydir, bu da merkezkaç psikolojisine yol açar. Romantik kahramanların genel olarak yaptığı gibi Dostoyevski kahramanları da bizi sürekli şaşırtıp durur. Romantik kahramının kendinin bilincinde oluşu yabancılaşmaya, bölünmeye, kişiliğin parçalanmasına neden olabilir, ki bunların hepsi de Dostoyevski'nin ustalık sahasındadır. Tolstoy'un psikolojisi ise merkezcildir, karakterleri serpilip gelişirler, ama hiçbir zaman kendilerini aşmazlar."
Çalışmasında, Dostoyevski'nin eserlerinin şekillendiği zeminden hareketle, onun tüm yaratım sürecini besleyen yaşantıların, olguların, düşünce ve duyguların izinden giden Terras, yazarın bazı eserlerinde açıkça kendini hissettiren tez'lerinin antik mitlere karşılık gelen yanlarını, Proust gibi dönemin yazarlarının dile getirdikleri sözcüklerle altını çizmiş. "İdeal olanla, gerçek olanı biraraya getirmeyi başaran" Dostoyevski, daha da can alıcı olanı, yalıtılmışlık ve yabancılaşmayı yakalamayı başardığı için bugünün olduğu gibi yarının yazar ve okurlarıyla ilişkisi hiç bitmeyecekmiş gibi gözüküyor
Aydınlanma çağı ve Mozart
Mehmet Okonşar
RADİKAL KİTAP - 02/04/2010
Günümüz Batı dünyası, yerleşik ve etkin demokrasisi, fikir, din ve düşünce özgürlükleriyle ne kolayca oluştu ne de kısa bir süreçte ortaya çıktı. Yüzyılların birikimleri ve binlerce aydının mücadeleleri ve bunları bir arada tutan akılcı bir dünya görüşü sonucunda oluştu. Bu dünya görüşünün en önemli odak noktalarından bir tanesi ise, özgün ve bozulmamış haliyle, günümüz dünyasına en derin şekilde etki eden toplumsal olay olan, Fransız Devrimi'dir. Tüm tarihçilerin buluştukları bir görüş ise, bu devrimin mimarlarının mason locaları olduğudur.
Batı müziğini anlamanın, benimsemenin tek yolu o müziğin oluştuğu ortamı yaratabilmek, o ortamın oluşumunu gerçekleştirmek ve o ortamın tüm genel ilkelerinin oluşmasını sağlamakla mümkün olmaktadır. Her ne kadar 'sanat, sanat için yapılsa da' her zaman dönemlerinin önde gelen düşünürleri olmuş olan ve toplumsal olaylardan en derin ve kapsamlı biçimde etkilenen besteciler yapıtlarını fildişi kulelerinde, yalıtılmış bir biçimde yaratmazlar. En azından 'iyi' besteciler bu şekilde yaratmazlar. Elbette Mozart 'iyi' bir besteciydi, en azından!
Ne yazık ki ülkemizdeki gibi, tepeden inme bir biçimde, bugünden yarına, 'biz artık Batı müziği yapıyoruz, yapacağız' demek, yoluyla hiçbir yere varılmaz ve bunun sonucu fiyaskodur. Hele bir de 'geleneksel müziğimizle Batı müziğini bağdaştıracağız' demek, bir Doğu ya da Ortadoğu toplumu için kesinlikle fiyasko getirir. Bu fiyaskoyu, günümüz Türkiye'sinde, Batı Müziği alanında açıkça görmemek için ya saf ya da iki yüzlü olmak gerekir. Peki ne yapmalıyız! Öncelikle Mozart'ın ya da diğer büyük bestecilerin yeşerdikleri toprağı incelememiz gerekir. Öncelikle o düşünce biçimini anlamaya çalışmalıyız. Aksi halde yapabileceklerimiz yalnızca şekilci taklitlerden ibaret kalacaktır.
Mozart'ı seviyoruz! 'Ne güzel melodiler yazmış!' diyoruz, peki kimdi bu Mozart! Otuz beş yıllık ömrüne pek çok eser sığdırmış bir dahi mi! Bestecinin ölümünden üç yıl önce gerçekleşen Fransız Devrimi bizim için ne anlam taşıyor! 1789?da ortaya atılan Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik ilkeleri, 2010 Türkiye'sinde nasıl irdeleniyor ya da acaba irdeleniyor mu! 'Citoyen' sözcüğü genellikle vatandaş olarak dilimize çevrilir ama bu sözcük aynı zamanda hem-şehirliliği yani hemşeriliği de içerir. 1789?da, Fransız Devrimciler 'Monsieur' (mon Seigneur, Efendim) yerine birbirlerine 'vatandaş-hemşeri' şeklinde hitap etmeye yönelirler. Bu ne anlama geliyor! Yüzyıllar süren monarşi ve feodalizm bu duruma nasıl geldi! Bu süreç içerisinde Mozart ne yaptı! Bu sorular üzerine düşünmeden, araştırmadan ve irdeleme yapmadan Mozart gibi bir büyük besteciyi dinlemeye ya da daha kötüsü, seslendirmeye nasıl kalkışabiliriz!
Aydınlanmayı anlamak
İşte içinde bulunduğumuz bu uzak noktadan, yani Türkiye'den, Mozart'a bakmak ve anlamak ya da yalnızca anlamaya çalışmak için, 18. yüzyıl ortalarında en şiddetli biçimde esen Aydınlanma fikrini anlamamız gerekmektedir. Bu fikir, ne yazık ki, bize yabancıdır. Hiçbir zaman tarihsel bir akım olarak toplumumuzun içine yayılmamıştır. Ama biz gene de Mozart dinlemek, hatta yorumlamak istiyoruz.
Bilimin üstünlüğü, dünyanın evrenin merkezi olmadığı gerçeğinin ortaya çıkarılmasından başlayarak Mozart'a gelinceye kadar epey bir yol almıştı bile. Moses Mendelssohn'un düşünce dünyasına etkileri, dinlerarası kardeşlik, özgürlük ve akılcılık ise mason localarının temel taşlarını ve buna neredeyse eşanlamlı bir biçimde Aydınlanma Çağı'nı oluşturur.
Spekülatif masonluğun, formel bir biçimde daha yeni oluştuğu bir dönemde Mozart aktif ve heyecanlı bir 'birader' olmuştu. Başka türlü olamazdı zaten. Her zaman onu iten bağnazlık, tutuculuk ve ırk ya da toplum olarak içe kapanıklılık zaten bilim ve aklın ön plana çıkarıldığı bu Aydınlanma çağında kararıp solmaktaydı.
Mozart ve Gizli Örgütler isimli kitapta 'Mesih' ve 'Yaratılış' oratoryolarının bestecisi Joseph Haydn gibi Mozart'ın da mason localarında aradıkları, buldukları ve bulamadıkları, besteciyi masonluğa yönelten dürtüler inceleniyor. Kitapta bunların yanı sıra, en az aynı derecede önemli olarak, 18. yüzyıl Avrupa'sındaki düşünce ortamı da kapsamlı bir biçimde ele alınmaktadır. Mozart ve Gizli Örgütler'de söz konusu düşünce ortamı, egemen hükümdarların tutumları ve etkinlikleri, bunların mason locaları başta olmak üzere, çeşitli örgüt ve topluluklara olan etkileri, Mozart'ın bu tutumlardan etkilenmeleri de işlenmiştir. Gerçekten de masonluğun dışında da dönemin düşünce akımları üzerinde belirleyici olan ruhani, Aydınlanmacı, liberal ya da köktendinci pekçok örgüt vardır.
Vatikan'ın güç kaybı, Lutherciliğin yayılması, Musevilikte reform denemeleri, laiklik ve liberalizm, feodalizmin son yılları, İngiltere'deki ilk Parlamento, Isaac Newton, Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve İnsan Hakları Bildirgesi... Böylesi bir ortamda Mozart gibi özgürlük ve bağımsızlık tutkunu, akademik kavramlarla hep kavgalı, döneminin tutucu müzisyenleri tarafından acımasızca eleştirilen bir besteciyi hayal edin. Mozart ve Gizli Örgütler'deki yazılar bu portreyi iyice hissedilir bir biçime sokacaktır. Kitapta yalnızca tüm bir çağı değil, günümüz Batı düşünce dünyasının temel taşlarının yerlerine oturduğu, oturtulduğu, oynatıldığı ve yeniden yerleştirildiği bir dönemi ve bu dönemde ortaya çıkan örgütler, dernekler hatta tarikatlar gün ışığına çıkarılmaktadır. Ünlü tarihçi ve konunun uzmanı Helmut Reinalter tarafından derlenen Mozart ve Gizli Örgütler'deki akademik türde ama zevkle okunan yazılar ve sunumlar yalnızca Mozart sevenler için değil, her okur için aydınlatıcı olacaktır.
Yitip giden kokular
SİNAN KANDEMİR
RADİKAL KİTAP - 23/04/2010
1940'lardan günümüze, beyninizin hücrelerinde gizlenip kalmış, aklınıza bile gelmeyen misklerden koklamak; kalbinizin en gizli köşelerine saklanmış o çocuksu coşkuyu tekrar yaşamak; buluğ çağının romantik aşklarını hatırlayarak pembe bulutlar üzerinde gezinmek; genzinizde bir yerlerde takılı kalmış o geçmiş lezzetlerden bir nebze tatmak; velhasıl düne dair unuttuğunuz, şimdi ise hiç bulamadığınız o kokulardan soluyarak beyninizin ve ruhunuzun ferahladığını hissedecek, geçmişin doğal kokularını içinize çekerek, o anda yaşıyormuşçasına mutlu olacak, geçmişin anılarına doğru bir yolculuk yapacaksınız Zamanda Kokuları Solumak'ta.
Etrafımızın teknolojiyle çevrelendiği şu zamanlarda, sokaklarda ne seksek oyununun tebeşirle ya da kiremitle çizilmiş karelerine ne de kale direkleri yerine geçen taşlara rastlayamayınca, sanki sanal bir dünyada yaşadığını varsayan yazarlar Zühal ve Yücel İzmirli, bir gün bahçelerdeki çiçeklerin eski kokularının da kalmadığını üzülerek fark ederler. İşte o gün bu romanı yazmaya karar verip eski kokuları, eski eşyaları, eski yaşanmışlıkları anlatmak isterler.
Bir zaman sıçraması
'Gün gelecek, bütün kokular bizi terk edecekler' korkusuyla çocukluğundaki rayihaları arayan yaşlı bir kadının; 40'lı, 50'li, 60'lı yıllara geri döndüğü bu yolculuğunda, o zamanların kıyafetlerine, hikâyelerine, filmlerine, radyo programlarına, okullarına, aşklarına, yaşam koşullarına, gelenek ve göreneklerine, insan ilişkilerine, doğal ortamına doğru bir zaman sıçraması yapmak, kitabı okuyanlar için kaçınılmaz, hoş bir durum olacak gibi görünüyor.
Küçük bir çocuğun, 'Acaba? Ama galiba' diyerek doğayı, şekilsiz taş binaları, ailesini, çevresini, insanları sorgulamasını okurken onunla birlikte çocuk olacak, onunla birlikte büyüyecek, onunla birlikte ihtiyarlayacaksınız.
Anılarını ve yaşını kokuların önderliğinde hatırladığını düşünen roman kahramanı, kokuların insanları terk etmesinden korkarak hiçbir şey hatırlayamayacağını düşünmektedir. Kokularla birlikte yaş aldığını; kokular onu hangi zamana götürürse kendini o yıllarda bulduğuna inanmakta, hatta annesinin süt kokusunu hatırladığında, doğduğu o ana ulaşmaktadır.
Romanı okudukça siz de Batı Karadeniz'in Karabük, Zonguldak, Amasra, Safranbolu, Ereğli, Sinop, Kastamonu gibi şehirlerinde; İzmir'de, İstanbul'da roman kahramanıyla birlikte dolaşacak, eski tatlardan tadacak, belki o günlerin özlemini dindirecek, belki de kaybettiğiniz her güzellik için üzülecek, doğaya ve çevremize nasıl sahip çıkamadığımıza, nasıl olup da her şeyi bu kadar kısa zamanda tükettiğimize hayret edecek, siz de geçmişin o mistik havasında zamanda kokuları soluyarak onunla birlikte aşık olacaksınız. Belki de en önemlisi, o eski insanların kokularından kalmış mı diye çevrenizi koklayıp duracaksınız;
Dağ menekşesinin kokusu
"Her sabah erkenden kalkan Rüya, önce kameriyeye sarılmış hanımelinin çiçeklerini koklardı. Sarı-beyaz renkli hanımeli çiçeklerinin içindeki iplikçiği, dip tarafından çekerek çıkarırken dışarıya taşan tatlı özsuyunu o emerdi arılardan önce. Kahvaltısının başlangıcı hanımeli çiçeğinin bu özsuyuydu... Sonra yan merdivenlerden koşarak yukarı çıkar, arka bahçedeki büyük kayanın, kuytu kalan toprak kısmında yetişen minnacık, açık eflatun renkli, bir demet yabani dağ menekşesinin açıp açmadığını kontrol ederdi. O kadar minnacıktı ki yürek şeklindeki kendinden oldukça büyük yaprakları arasına gizlenirdi. Öyle kendini göstermezdi hemencecik. Kokusunu takip ettiğinizde bulabilirdiniz onu. Eğer o gün yabani dağ menekşesi açmışsa yüreği çarpardı heyecanla küçük kızın. Mis gibi baygın kokulu, minik egzotik dağ menekşesinin, o eşsiz kokusunu içine çeker, kendini gökyüzünde dolaşıyor sanırdı."
Hele bilgisayarlarla donanmış şu dünyaya gözünü açan minikler, geleceklerini yaşarken, kitaptaki eski çocukluklara bir masalmış gibi bakacaklar. Geçmişin o bilmedikleri zamanlarında, dede ve ninelerinin nasıl bir çocukluk, gençlik geçirdiklerini, aşklarını nasıl yaşadıklarını öğrenmeleri onlar için ilginç bir belgesel niteliğinde olacak.
Dr. House'un hastalıklı dünyası!
YÜKSEL DOĞRU
RADİKAL KİTAP - 26/03/2010
Kendini beğenmiş, huysuz, ukala, saplantılı, asosyal, sizi küçümseyen, sizinle ilgilenmeyen, aleyhinizde kullanmak ya da dalga geçmek için açıklarınızı arayan, sabrınızı denemek için size tuzaklar kuran, tembel, boşvermiş, sizin potansiyel bir yalancı olduğunuzdan hareket eden, sadece sonucu merak ettiği için üzerinizde tedavisi şüpheli ilaçlar deneyebilecek kadar fütursuz, porno düşkünü, ilaç bağımlısı, tedavi etmek için sizi görmek bile istemeyen, evinize gizlice girmekten çekinmeyen, egosu yüzünden yanıldığını kabul etmeyen, sadece kendi fikirlerine değer veren bir doktora güvenebilir misiniz? Hatta onu sevebilir misiniz?
Eğer bu doktor Dr. Gregory House ise bu sorunun cevabı 'evet' olacaktır.
Hugh Laurie'nin canlandırdığı House karakteri bütün olumsuz özelliklerine rağmen tam bir dâhidir. Birçok dil bilir, piyano ve gitar çalar. Tezatlarla dolu bir tutarlılığı vardır. Geçirdiği bir kas infarktüsü sonucunda bacağındaki kasların ölmesi nedeniyle baston yardımıyla yürüyebilmekte, devamlı çektiği ağrılara karşı fazla miktarda Vicodin kullanmaktadır ve bu ilacın bağımlısı olmuştur. Nasıl davranacağını kestirebilirsiniz ama yine de yaptığı her şey şaşırtıcıdır. Teşhis konulması zor hastalıkları teşhis etmek üzere kurulmuş bölümün başkanıdır ve çözülemez gibi görülen sorunları kendine has yöntemleri ile çözerek mucizeler yaratır. Bu yöntemler bazen mesleğini ve ekibini tehlikeye atacak kadar risklidir. Hastaları değil hastalığı tedavi etmek gibi bir görüşten hareket eder ve onun için "herkes yalan söyler" inanışı her olaya şüpheyle bakmasına neden olur. Çünkü "herkes yalan söyler", sadece yalan söyleme nedenleri farklıdır.
House, yetenekli ve konularında uzman üç kişiden oluşan bir ekibin yöneticisidir.
Hastaları muayene etmek zorunda kalmamak ve pis işlerini yüklemek için onlara ihtiyacı vardır. House için, onların varlıkları çatışma ve çelişki yaratarak yaratıcı bir çözüm bulması için araç olmaktan öteye gitmez aslında. Maruz kaldıkları aşağılama ve iğneleyici şakalara rağmen her biri sorunların çözülmesinde önemli rol oynar ve çoğu zaman tersini söyleseler de House'u severler.
Doktor olduğu belli olmasın diye önlük bile giymeyen bu ilginç karakteri, morgda bir cesedin yanıbaşında öğlen yemeğini yerken ya da en sevdiği sabun köpüğü dizisi General Hospital'ı, ayaklarını komadaki hastanın yatağına uzatmış şekilde izlerken görebilirsiniz.
Ya da yöneticisi Dr. Cuddy'nin odasında, onun özel eşyalarını karıştırırken.
House, 2004 tarihinde yayımlanan ilk bölümünden itibaren tutkuyla sevilen kült bir dizi haline gelmiş ve giderek artan bir seyirci ve hayran kitlesi oluşmuştur. İroni ve sarkazm'la örülü esprili anlatımı ve zekice örülmüş senaryo yapısıyla bunu fazlasıyla hak etmiş bir dizi House.
Dizinin röntgeni...
Kırmızı Kedi Yayınevi'nin 'Popüler Kültür' serisinin ilk kitabı bu efsane dizinin ilk üç sezonunu mercek altına alıyor. Michael Reufsteck ve Johen Stöckle imzasını taşıyan House Hakkında Her Şey dizinin, röntgenini çekiyor, masaya yatırıyor ve gözden kaçabilecek tüm detayları tek tek ortaya çıkarıyor.
Dizinin yaratıcıları, oyuncu kadrosu ve dizide canlandırdıkları karakterler hakkında detaylı bilgilerin yer aldığı incelemede, ilk üç sezondaki her bölüm kendi içinde ayrı başlıklar altında inceliyor. House Anahtarı'nda tıbbi sorunun çözümünü, House Sayısı'nda House'un o bölümde içtiği Vicodin sayısını, House Tavsiyesi'nde ise House'un hasta aracılığı ile izleyiciye verdiği öğretisini okuyabileceksiniz. House Müziği, House Şampiyonu, House Görevi, House Arama, House Konuğu, House Yapımı Yemek gibi diğer başlıklarda da bölümlere ait ilginç detayları okuyabileceksiniz. Ayrıca kitabın sonunda tıbbi terimleri açıklayan ayrıntılı bir sözlük bulunmakta. Kendi adıma, House Müziği başlığı benim playlistimde yerini almış bulunmakta.
Sherlock House ve azizim Wilson
Bir hastane dizisi gibi görünse de olayların akışı ve sorunların çözüm yöntemleri açısından House tam bir polisiyedir. Sadece olaylar bir hastanede geçer ve ölümler ya da sorunların faili suçlu değildir genellikle.
Zaten house karakteri varlığını büyük ölçüde Sherlock Holmes'a borçludur.
House'un yaratıcısı David Shore bu esinlenmeyi reddetmiyor. Hatta yapılan göndermelerle bunu daha da görünür kılıyor.
Kitapta, bu konudaki göndermeleri ve benzerlikleri de bulabileceksiniz.
Örneğin, Holmes ve partneri Dr. John Watson, House ve Dr. James Wilson olur.
Holmes en karmaşık polisiye vakaları çözen mükemmel bir dedektiftir. House bir dedektif gibi hisleriyle çetrefil hastalıkları deşifre ediyor. Her ikisi de başkalarının bulamadığı sonuçlara varıyorlar. Her ikisinin de ev numarası 221B (ya da 221 ve daire B), her ikisi de vakaya ilgi duymadıklarında çok geri duruyorlar, her ikisi de müzikle ilgili, kibirliler ve her ikisi de uyuşturucu kullanır.
Yazarları da dizinin takipçilerinden. 1975 doğumlu Michael Reufsteck aynı zamanda bir hastalık hastası. İlk 70 bölümde kendisinde 54 yeni semptom bulmuştur. 1972 doğumlu Johen Stöckle ise, kitaptaki nota göre ilk 70 bölümün sonunda hastalık hastası olmanın bulaşıcı olduğunu saptamak zorunda kalmış.
Bu kitabı elbette ki dizinin tutkulu takipçileri zevkle okuyacaklardır. Gözden kaçırdıkları ayrıntıları görmek veya farklı bir gözle yeniden hatırlamak ilginç bir deneyim olacaktır. Yeni başlayanlar ya da seyretmeyi düşünenler de bir rehber olarak kullanabilirler bu eğlenceli kitabı. Ayrıca polisiye sever meraklı okurların, bir polisiye kurgunun anatomisini izlemekten keyif alacaklarını düşünüyorum.
Yalnızca filmlerde güzel ölür insan
A.ÖMER TÜRKEŞ
RADİKAL KİTAP - 06/03/2009
İlerleme, uygarlık, bilim ve teknoloji gibi daha bir dolu sözcük bütün insanlığın ortak paydası gibi görünür ama sahip olunması zenginlik gerektirdiğinden ülkeler, halklar, sınıflar arasındaki hiyerarşik düzeni de işaret eder. Sadece kendi anlamlarını barındırmakla kalmaz; bir yandan iktidar dilini üretir diğer yandan dışlayıcı bir işlev yüklenirler. Doğrudur; bugün evimizdeki bilgisayarlar Abaküs'lerden, otomobillerimiz kağnılardan, cep telefonlarımız posta güvercinlerinden çok daha ileri. Ama bireysel ve kitle imha yöntem ve araçlarımız da öylesine ilerledi. Böylelikle ilerleme bazı toplumlar ve bireyler açısından, diğerleri üzerinde hegomonya kurma anlamında bir 'ilerleme' anlamına gelirken, benzer teknolojileri kullanmayanlar gitgide bağımlılaşıyor ve yok oluyorlar. Ve bütün bunlar olurken teker teker insanların ahlak ve moral değerlerinde, adalet duygusunda herhangi bir ilerleme kaydedilmiyor. Kapitalizmin ilerlemesi en çok suçu ve suçluları, toplumdaki çürümeyi ilerletiyor. David Southwell'in Organize Suç Tarihi, Sven Lindqvist'in Bombalamanın Tarihi ve S. Freitag-A. Fahrmeir ikilisinin derlediği Cinayet ve Diğer Ufak Tefek İşler adlı incelemeler suç ve cinayeti tarihsel evreleriyle ele alırken, tam da sözünü ettiğim bu durumu ortaya koymuşlar: Bilim ve teknolojiye dayalı ilerlemeci anlayış ne daha adil, ne daha akılcı, ne daha özgür ve eşit bir düzen sağlıyor.
Cinayet ve Diğer Ufak Tefek İşler derlemesi 'suç ve toplum' konusunu 1420'den 2000'e kadar uzanan bir tarihsel dönemde işlenmiş yirmi suç üzerinden ele almış. Yirmi olay, yirmi tarihçi. Ağırlık elbette cinayetlerde. Amaçlanan; değerlerin ve temel kuralların değişmesini, itaatsizliğin ilerici gücünü ve suç kavramının tarih boyunca algılama biçimlerini ortaya koymak. Daha çok hukuk ya da siyaset alanında çalışanların ilgi alanına giren eski suçlara tarihçilerin gösterdiği ilgi, kitabın bölümündeki sunuş yazısında şu cümlelerle ifade ediliyor;
"Suçların koşullardan doğan bir nesnel temeli vardır. Bu nesnel temel güdülen bazı siyasal amaçlar nedeniyle sadece gerçek yaşamda değil, tarih yazımında da karşımıza çıkar. Uzun zamandır salt hukukçulara ve hukuk tarihçilerine özgü sayılan bu araştırma alanında giderek artan bir sıklıkla tarihçiler de haklarını istiyor. Ancak onların konuya ilgisi farklı nitelikte, çünkü uzun zamandır suçluluk konusunun toplumsal ve kültürel tarih için büyük bir bulgulayıcı gizilgüç içerdiği herkesçe biliniyor. Suçlulukta sui generis (kendine özgü) bir gerçeklik, kesin çizgilerle belirlenmiş bir nitelik değil, toplumda var olan bir soyut yapılanma söz konusu olduğundan, suçluluk temel toplumsal kural ve düşüncelerin, saplantıların, duyarlıkların, korkuların ve sonunda ahlak anlayışının da göstergesi olarak okunabilir. Belirli davranış biçimleri ve eylemler ancak egemen toplumsal kurallar ve ahlak anlayışından türetilmiş bir yüklemeyle 'suç' konumunu ve bireyler de 'suçlu' konumunu kazanır. Suç, kabahat, aykırı davranış, sapma konusu çevresinde iyice belirginlik kazanan, sonuçta toplumsal düzenin yapısındaki temel değişmezlerdir."
Yazarlar, yalnızca kültürel ya da toplumsal tarih açısından kuru çözümlemeleri değil, cinayetin yanı sıra dolandırıcılık, soygun ve kara çalmayla ilgili olay seçmiş ve bu öyküleri birer polisiye hikâye gibi renkli ve sürükleyici bir üslupla kaleme almışlar. "Denemeler -tarihçinin çok severek okuduğu bilinen- sayısız cinayet romanından özümsenen belirli ölçütleri ya da beklentileri bilinçli ya da bilinçsiz olarak yansıtıyor."
Anlatılan vakalardan bir kısmına yabancı değiliz. Kendi zamanlarında da toplumda heyecan yaratan gangster çift Bonnie ile Clyde ya da Frankfurt'ta fahişe Rosemarie Nitribitt'in öldürülmesi gibi dosyalar sinemaya da uyarlanmıştı. Ancak dosyaların pek çoğu bu derleme için seçilene kadar devlet, bölge ve kent arşivlerinde tozlanan cinsten.
Durkheim'ın her 'uygarlık basamağı'nın kendine özgü temel kuralları, kendine özgü ahlak anlayışı, kendine özgü suçluluk dokusu vardır tezine uygun olarak her bir suç vakasının farklı anlayışlarla yargısal süreçlerden geçtiğini ve suçlu bulunanların çok farklı cezalara çarptırıldıklarını görüyoruz. Adaletin devlet tekeline geçmeden önceki ya da toplumun hiyerarşik düzenlendiği dönemlerdeki suçlardan, soyluların dokunulmazlığından başlayıp çağdaş toplumlardaki hukuksal düzenlemelere kadar uzanan denemeler toplamı heyecan yaratmak için zekice buluşlara, karmaşık kuramlara gerek olmadığı ortaya çıkıyor. "Yaşamın kendisi ve bizim içinde bulunduğumuz durumda tarihsel geçmiş, insanın soluğunu kesen öykülerle fazlasıyla dolu."
Bireyselden Örgütsele
Bireysel gibi görünmekle birlikte yargılama ve cezalandırma süreçleriyle toplumsallaşan bu tarz suçlar, suç tarihinin küçük bir parçası. Bugün her biri imparatorluk haline gelen, siyasetten spora hayatın her alanına nüfuz etmiş suç örgütlerinin yapısı içinde yaşadığımız dünyanın, devlet yapılarının karakteristiğini ortaya koymak açısından çok daha önemli. Hippolu Aziz Augustin'in söylediği gibi; "Devletler, büyük haydut çetelerinden, haydut çeteleri de küçük devletlerden başka nedir ki?"
David Southwell, Organize Suç Tarihi incelemesinde işte bu haydut çetelerini, haydut çeteliğinden küçük devletlere dönüşmüş suç örgütlerini incelemiş. İtalyan, Amerikan, Çin, Japon, Rus, İngiliz yeraltı örgütlenmelerinin ulusal mafyalıktan küresel mafyalığa dönüşüm hikâyelerini anlatırken kapitalizmin tarihine de pencere açıyor.
"Organize suç, tahmini olarak gezegendeki her ülkede faaliyet gösteren 1 trilyon dolarlık bir iş. 21. yüzyılın kilit sözcüğü küreselleşme ve hiçbir insan faaliyeti, uluslararası çapta birbirine bağlılığı organize suç'tan daha iyi ortaya koyamaz. Her ulusun bir yeraltı dünyası vardır. Fakat bugünün küresel ekonomisinde, çokuluslu suç örgütlerinin, bazı ulus devletlerden daha fazla güce sahip olan küresel bir yeraltı dünyası ortaya çıkmış durumda. Yasal küresel şirketler gibi, çok uluslu organize suç örgütleri de uluslararası ticaret sistemiyle, iletişim teknolojisi ve seyahat konusundaki ilerlemelerden faydalandılar. Karmaşık ittifaklar, bağlantılar ve anlaşmalar geliştirdiler; bu durum, sözgelimi bir Kolombiya kokan kartelinin hem Brezilyalı bir sokak çetesinin davranışları, hem de bir Triad cemiyetinin etkisi altındaki yozlaşmış bir Çinli politikacı üzerinde etkili olabileceği anlamına geliyor. Çok uluslu organize suç örgütleri dünyaya yayılıyor ve faaliyetleri her bölgede ve gezegendeki her yasadışı eylemde aktif olan organize suç grupları aracılığıyla ortaya konuluyor."
Bir çözüm önerisi de var Southwell'in; "Suç örgütleri, erişim alanları açısından gerçekten çok uluslu hale geldiği için, onlarla mücadele etmeye yönelik mantıklı yöntemlerden birisi de yoksulluğun sıkıntılarını küresel bir düzeyde ele almaktır."
İster bireysel ister toplumsal, her iki incelemede de suç tarihsel bir süreç olarak ele alınmış. Tarihsellik önemlidir. Çünkü bir yandan geçmişte olana işaret eder, diğer yandan artık ortak bellekte sağlam bir yer isteyen şimdiki zamanın olaylarını dile getirir. Bu nedenle, insanoğlunun nereden gelip nereye gittiğini ortaya koyması açısından suçun tarihi bilimin tarihi kadar önemlidir. Öte yandan suç ve ceza üzerine düşünürken ahlak ve moral değerler üzerine de düşünürüz. Ve eğer Marx'ın söylediği gibi "devlet biçimleri kadar hukuksal ilişkilerin ne kendilerinden hareketle ne de insan zihninin genel gelişimi denilen şeyden hareketle anlaşılamayacağı" tespiti doğruysa eğer, suçun ya da bilimin tarihi siyasi iktisadın tarihiyle birlikte ele alınmak zorundadır.
Suçun gerçek tarihine bakan bu iki kitap sinema ve edebiyatın anlattığı, tasvir ettiği estetik görüntüler sunmamakla birlikte en az onlar kadar şiddet dolu. Nietzche'yi hatırlamadan edemiyoruz; "Bu dünya, temelindeki belli bir kan ve işkence kokusunu asla tümüyle yitirmedi..."
GONCA ÖZMEN Arşivi
RADİKAL KİTAP - 08/01/2011
Günümüz şiirinin usta şairlerinden olan Haydar Ergülen'den okurlarına mektup var! İlk baskısı 2004'te Dünya Yayıncılık tarafından yapılan ve Posta Kutusu dergisinin eki olarak dağıtılan 'Zarf', Kırmızı Kedi Yayınevi'nce genişletilmiş olarak yeniden yayımlandı. Kapağından, kalın krem rengi kâğıdına, rahat okunan puntosuna özenli bir kitap. Bu özene ve nitelikli şiir-mektuplara okurların yanıtı da gecikmedi ve 'Zarf'ın iki ay gibi kısa bir süre içinde yeni baskısı yapıldı.
Kitabın ilk baskısında önsöz olarak yer alan Zarf ile Mazruf yazısı, zarf-mektup izleği dışında kalan Ben Başkasının Sokağı Olsaydım... şiiri, kitabın ikinci bölümünde bulunan 'Sokak Prensesi', 'Eskiden Terzi', 'Ölüm Bir Skandal', 'Mırıldandığım Şeylersin' ve 'Hafıza' adlı kitaplarından alınmış on iki şiir çıkarılarak onların yerine, hepsi de ilk bölümdeki şiirlerden daha uzun olan on yedi şiir eklenmiş. Ayrıca dört şiir C. Yücel, S. İleri, F. Akatlı ve dayısına adanarak, adları ve içerikleriyle kimlere göndermede bulunulduğu, kimler için yazılmış oldukları, yeni baskıda açıklığa kavuşturulmuş.
Kitaptaki şiirlerin en başta gelen özellikleri yalınlık ve içtenlikleri. Duyarlı bir kişiliğin ürünü olan, bu zarf kadar 'iç'li şiirler; bir aşk mektubundakine yakın içtenlikleri ve doğallıklarıyla, yumuşak-sakin-sıcak ses tonlarıyla sevgi dolu, iyimser, "mavi" bir dille yazılmışlar. Çocukluğun, aşkın, arkadaşlığın kirlenmemiş dünyasından sesleniyorlar. Bir yazısında, "şiirin arındırıcı, fazlalıkları giderici" niteliklerinden söz eden Ergülen'in Zarf'taki şiirleri, tam da bu niteliklere sahip: kısa, yalın, anlamsal derinliği ve çağrışımlarıyla zengin, ritimleri ve sessel uyumlarıyla pürüzsüz. Ayrıca göndermeler yönünden hayli zengin olan şiirler, belirli bir yazın ve şiir kültürünü de gereksindiriyor. Kağıttan Mektup şiirindeki "İnsanlardaki tek eski tutku/ kağıttan şiir yüzdürmeleri..." dizeleri Eluard'ın Asıl Adalet şiirini anıştırıyor örneğin.
İzlek odağında yazılan şiir
Ergülen, bu kitabıyla da eski ile yeniyi karşılaştırıyor; değişimi, yaşamı ve insanı sorguluyor. Günümüzde unutulan çoğu değeri, zarf-mektup-mektuplaşma izleği odağında tekrar gündeme getiriyor. Bu, çoğu zaman özlem, çocukluğa-anılara sığınma, ara sıra şikâyet ve hesaplaşma, bazen de yadsıma biçiminde oluyor. Şair, zarfların boş olan içlerini şiirleriyle doldururken, geçmişle içinde bulunduğu zaman arasında yaptığı zihinsel yolculuklarda çadırını geçmişe kurmayı, çocuklukta, gençlikte, anılarda konaklamayı yeğliyor genellikle. Zaman zaman hüzünleniyor. Okuyanlarda da benzer duygulanımlar yaratmayı başarıyor.
Bir izlek odağında şiir yazmak kolay bir iş değildir. O kadar şiirde hep zarf diyeceksin, mektup diyeceksin, okuru sıkmayacak ve yapaylığa düşmeyeceksin. Haydar Ergülen'in ilk şiirlerinden son yazdıklarına, temel bazı izlekleri var: anne, çocuk-çocukluk, aşk, anılar, bahçe, yolculuk, arkadaşlık, yalnızlık... Bunlar ve benzeri izlekler çerçevesinde, benzetme, eğretileme, alışılmadık bağdaştırmalar ve özgün imgelerle geliştirip derinleştiriyor şiirlerini. Mektup da vazgeçemediklerinden.
Bu öyle bir tutku ki...
Şairin mektup tutkusu öylesine güçlüdür ki zaman zaman kendine bile mektuplar yazar. Bu nedenle, toplumun ve insanların değişiminden, geçmişte kalan mektup yazma gibi güzel alışkanlıklardan, kaybolan kimi değerlerden ve azalan insani duyarlıktan yakınıp derin bir karamsarlık duyumsamakla birlikte; çoğu şiirinde yine de iyimser bir hava sezinlenir. Güzellik, iyilik, kardeşlik duygularını, çocukluğunu, arkadaşları ve anne-babasını taşrayla ilgili anılarına dönerek canlandırır; bunlarla ve şiirle avunur. Mektubu "bir teselli kutusu" olarak gören şair, "Zarf isen pulun olurum!" diye seslenir karşısındakine. Mektup ve şiirlerde arkadaşlığı, anne sevgisi ve sıcaklığını bulur: "şiir; o eski mektup", "arkadaşlığın en güzel hali", "anneler olmasaydı şiir de olmazdı mektup da" der. O güzel günleri, renkli mektupları arar: "n'olur başımdan aşağı yağsa yeniden/ o mektuplar, o zarflar ve arkadaşlar". Bir yandan "mektup çağı"nın bittiğinden söz ederken, "iyilik iyi yazılır / güzellik güzel yazılır" diyerek iyilikle, güzellikle özdeşleştirdiği zarfın, mektubun şiirini yazar. Mektubun insanları, insanların mektubu terk etmelerine gönlü razı değildir çünkü.
Sözcüklerin duygusal içeriklerini, tarihsel nostaljik yüklerini, yan anlam ve çağrışım güçlerini zenginleştiren Ergülen; yerinde sözcük seçimleriyle, yinelemeleri ve ölçülü, zorlamasız uyaklarıyla, söyleyişindeki rahatlıkla, ilginç-çarpıcı imgeleriyle okuru derinden etkileyen şiirler yazar. Şairin, daha çok yaşadıklarından, kimi zaman güncelden/tarihselden (17 Ağustos depremi, Sivas kıyımı gibi) söz etmesi, duygu, düşünce ve duyarlıklarını içtenlikle şiirleştirmesi; kitabi olan, salt biçimselliğe, kurgusallığa, soyutluğa ve felsefeye/düşünceye dayanan şiirlerdeki soğukluk ve kuruluk yerine; somutluğu, sıcaklığı ve doğal olmayı getirir. Bunda, şairin günlük konuşma dilinin müziği ve söyleyiş özelliklerinden yararlanmasının payı büyüktür. Kimi dizeleri, sanki kendine kendine konuşurmuş, mırıldanırmış ya da karşısında biri varmış da ona söylüyormuş gibidir.
Siz'li Mektup
Anlamı güçlendirme, ritim sağlama ve akıcılık yaratmada yararlandığı yinelemeler ve uyaklarla sıkı bir ses örüntüsü oluşturur Ergülen. "Yaz mektup / yaza mektup / yaza yazıla / her mektup" dizesinde olduğu gibi, kimi zaman aynı şiirde aynı sözcüğü farklı anlamlarıyla kullanarak, çağrışımsal zenginlik, çokanlamlılık katar şiirlerine. Çoğul okumalara olanak sağlar. Bazı şiirlerinde ise karşıt kavramları, durumları bir araya getirerek anlatımı güçlendirir. Bazen de bazı deneysel şiirlerde olduğu gibi, aynı sözcüklerin sözdizimindeki yerlerini değiştirerek, bir dizenin farklı kuruluş olanaklarını dener 'Siz'li Mektup şiirindeki gibi: "belki 'siz'li mektup gelir size / belki size 'siz'li mektup gelir / belki size gelir 'siz'li mektup / 'siz'li mektup size gelir belki de".
Şairin, yazdığı şiirin duygusal-düşünsel içeriğiyle sözcük seçimi, anlatımı ve söyleyişini ustaca kaynaştırdığını da görüyoruz. Ergülen, eski olsun, yeni olsun zengin sözlük dağarı olan bir şair ve eski sözcükler şiirlerinde yama gibi, yabansı durmuyor. "Vücut ikliminin sultanı"ndan, "dostların meclisi"nden, "divan"dan söz edilen "Mektup Geldi!" şiirinde geçen "mübalağa, itina, hikmet" gibi sözcüklerle "n'ola usul pulun olaydım ben de" dizesindeki benzeri deyişlerin; anakronik bir tutum ya da ideolojik bir yeğlemenin sonucu değil; şiirin atmosferine uyum açısından seçilip kullanıldığı açıktır.
Şairin, "ruha yolculuk verir mektup, dile itina" dediği gibi, büyük bir dil özeni ve ince bir duyarlıkla yani 'itina' ile yazılmış 'Zarf'taki bu şiirler bir yakınımızdan, arkadaşımızdan ya da sevgilimizden alınmış mektuplar gibi duygusal, düşünsel yolculuklara, anılara götürüyor bizi. Bu mektup şiirler, mektup yaz(a)mamanın, al(a)mamanın, birbirimize içimizi açamayışlarımızın yarattığı boşluğu da dolduruyor bir bakıma. Bu yüzden Cenk Koyuncu'nun Haydar Ergülen için yazdığı mektubun son sözleriyle bitirelim: "Mektuptur Hergülen!/ Size yollanmıştır.../ Lütfen açınız!"
House; sinir bozucu, dahi, sinsi, deli...
ZEYNEP ELİF
RADİKAL KİTAP - 13/11/2010
"House'un altın kalpli olduğunu hiç düşünmedim ama bu onu sevmediğim anlamına gelmez. Bilakis..." Hugh Laurie, oynadığı karakteri bu kelimelerle anlatırken sanırım hepimizin duygularına tercüman oluyor. Sherlock Holmes'ün doktor versiyonu olan House'u tanımayan kaldı mı bilmiyorum, yine de belirtelim, bahsi geçen House aslında, aynı adı taşıyan doktorun etrafında gelişen olayları konu alan enfes bir Amerikan dizisi. 'House İzleme Kılavuzu' ise adı üstünde, bu diziyi izleyenlerin merak edebilecekleri konulara ışık tutan bir çalışma. Ayrıca yapım ekibinden, oyunculara kadar dizide emeği geçen insanların işin mutfağıyla ilgili hikayelerine yer verilmiş, neyin neden, nasıl olduğuyla ilgili açıklamalar matematik denklemlerini andıran bir titizlikle ortaya serilmiş. Burada önemli bir not: House'la ilgili diğer pek çok kitabın aksine Ian Jackman'ın çalışması 'resmi kılavuz' olma özelliğini taşıyor, yani yapım şirketi ve hatta bizzat House'u oynayan Hugh Laurie tarafından onaylanmış ve katkıda bulunulmuş bir çalışmayla karşı karşıyayız. Dolayısıyla okuyacaklarımız da kulaktan dolma değil, dayanağı olan bilgiler.
Her şeyi aklımızda tutamayız
Normalde resmi olsun ya da olmasın dizi izleme kılavuzlarına şüpheyle yaklaşırım. Çoğu iyi bir izleyicinin rahatlıkla -vakti ve isteği olsa- daha iyisini hazırlayabileceği para tuzaklarıdır. İçlerinde birkaç röportaj birkaç set fotoğrafı yer alır, gerisi de düzgün cümleler oluşturacak şekilde art arda dizilmiş kelimelerle doldurulmuş sayfalardır. Zeka kırıntısına veya emeğe rastlamazsınız. Takdir ettiğimiz gölge yazarlardan olan Ian Jackman'ın hazırladığı kullanma kılavuzu ise aksine tam bir mükemmellik örneği. Çünkü çok detaylı bir çalışma, her bir sayfası için saatlerce araştırma yapılmış bir çalışma. Herkesin her şeyi yaptığı bir dönemde birinin de bir şeyi hakkıyla yaptığını görmek güzel. (Gerçi yüzlerce Amerikan dizisi arasından sıyrılan House dizisi için de aynı şey rahatlıkla söylenebilir.)
İyi de, bir karakteri veya diziyi anlamak için neden kılavuza ihtiyacımız olsun? Çünkü her şeyi aklımızda tutamayız ve hiçbir şeyi gözden kaçırmadığımızı düşünmek fazlasıyla iddialı olur. Uzun soluklu dizilerde senaristin ve yapımcıların karakterlere yatırım yapması gerekir, ana karakter(ler) ve çevrelerindeki diğer karakterler birbirleriyle bağlantılı olarak gelişir ve sınırlarını genişletir. Elbette bu her zaman iyi sonuçlanmaz, başlangıçta hoş olan pek çok dizi gelişirken yıpranabilir veya dikkatsizce hazırlanan bir işte ikinci sezonda çileğe alerjisi olan birinin altıncı sezonda çilek yediğini görebilirsiniz. Bazı dizilerde benzer konular tekrarlanır, karakterler yerlerinde sayar, takip edilecek bir şey yoktur. House öyle değil. İçindeki karakterler de öyle değil. Örneğin, Dr. House, sinir bozucu, dahi, sinsi, deli. Tamam, temel özelliklerde bir değişiklik yok. Ya gerisi?
Karşımızdaki düz çizgilerle çizilmiş, olaylardan ve çevresindekilerden bağımsız algılayabileceğimiz bir karakter değil. İlk sezondaki bir olay rahatlıkla üçüncü sezondaki başka bir detay konusunda belirleyici olabiliyor. En basitinden son sezonda yaşanan büyük aşk hikâyesinin geçmişi önceki üç sezona -hatta dizinin başına- dayanıyor. 'Niye motora biniyor?' sorusunun yanıtını yine önceki sezonlarda buluyoruz. 'Niye bu evde yaşıyor?' sorusu için keza bir sezon öncesine, hatta mafyanın House'a araba hediye ettiği zamanlara gitmek gerekiyor. Bunları bilerek izlemek daha zevkli olmaz mı? İşte 'House İzleme Kılavuz'u hepimize bu şansı sunuyor. Unuttuklarımızı hatırlatması da cabası.
House gibi izlenme rekoru kıran -bildiğim kadarıyla bizde de hatırı sayılır bir izleyici kitlesi var- diziler söz konusu olduğunda oyuncuları zaten az buçuk biliriz. Jackman'ın kitabında karakterler arasında dolaşırken ışıkçılara, sesçilere, yönetmenlere ve yapımcılara yani başka koşullar altında gün ışığına çıkmayan ama dizinin yapımında ciddi emeği geçen diğer insanlara da rastlıyoruz. Üstelik onların diziyle ilgili anlatacak gerçekten ilginç hikayeleri var. Favori hikâyelerimden biri sıra House'un evini döşemeye geldiğinde Katie Jacobs'un 'daha erkeksi bir yer istemesi' oldu. Basit bir ev döşeme sahnesinin geçmişi bile Wilson ve Amber'la ilgili yazılanların, yani önceki iki sezonun detaylıca gözden geçirilmesi demek çünkü oradaki bir kişilik bozukluğu yeni ev döşenirken yine ortaya çıkıyor -iyi bir dizide çıkmak zorunda. Çok az izleyici evi döşenmiş gördüğünde 'Wilson o zaman mobilya seçemiyordu şimdi nasıl seçmiş' diye sormayı aklına getirecek olsa da House o kadar detaylı bir çalışma ki senaristler ve yapımcılar bunu bile şansa bırakmıyor. O yüzden evi bir süre boş bırakmaya karar veriyorlar örneğin. Ve bunu yapımcının anlatımıyla okumak çok hoş.
Yukarıda bahsettiğim hikâyelerden bazıları bu kitap olmasa asla öğrenemeyeceğimiz, düşünmeyeceğimiz şeyler. Çok basit ama dizinin yapım ekibinin mükemmeliyetçiliğini ve hesaplılığını çok iyi açıklayan bir örnek vereceğim. Kitabın onuncu bölümünde dizinin en vurucu bölümlerinden olan 'House'un Kafası' bölümünün neden öyle olduğu anlatılıyor. Bu bölüm, House'un 2008 Amerikan Futbolu finallerinden sonra yayınlanacak bölümü: Yapımcılar bu kadar prestijli bir zaman dilimine yakışacak, güçlü bir bölüm olmasını kararlaştırır. Aynı zamanda eski bölümleri bilmeyen izleyicileri kaçırmamak için olabildiğince bağımsız, House karakterine odaklanmış bir senaryo kurgulanacaktır. Sonuçta House'un kendini kafasından yaralanmış olarak striptiz kulübünde buluşuyla başlayan bölüm ortaya çıkar. Amerikan futbolu finalinden sonra kanalı çevirmemiş oldukları için diziyi karşılarında bulan ama normalde House'u izlemeyen kesimin ilgisini çekmek için otuz saniye civarında zamanları olacağını bilen yapımcılar House'u kucağında striptizciyle göstermenin kendilerine bir otuz saniye daha kazandıracağını düşünür. Bir dakika, beş dakikaya dönüşür ve bu bölüm sayesinde diziye yüz binlerce yeni izleyici kazandırılması planlanır. Yine de her detayın hesaba katılışına iyi bir örnek.
Kitabın son sürprizi ve değinmek istediğim son bölümse önsöz: House'u oynayan Hugh Laurie'nin kaleminden House'u okumak. "Bu, sadece bir önsöz değil, aynı zamanda hayatımın büyük bölümünün sonsözü" diye başlıyor Laurie, "Bence bir açıklama yapmanın zamanı geldi ve kâğıt kalem de bu iş için en uygun araç sanki." Ardından Laurie yaban mersinli keklerden başlayıp Fox stüdyolarına uzanan bir anlatı sunuyor.
İyilik ve kötülüğün bahçesinde
RADİKAL KİTAP - 08/01/2010
Kriminolojide öyle olaylarla yüz yüze geliyoruz ki, bir arkadaşımızdan duysak, ya gerçek olmayan bir söylenti ya da efsane deyip geçeriz. Fakat hayatın gerçekliği, romanlardakinden daha karışık ve çılgıncadır." Ünlü kriminoloji uzmanı Mark Benecke, Ölümün İzleri kitabında gerçek hayatta işlenmiş işte bu türden karışık ve çılgınca kriminal vakaları inceliyor... Benecke, Ölümün İzleri'nde popüler tarzdaki ilk iki kitabında eksik kalan bir konu üzerinde durmuş: Mordmethoden'de (Cinayet Metotları) akıl almaz ve heyecanlı soruşturmaları anlatmış, Dem Täter auf der Spur'da (Failin Peşinde) cesetlerin üstünde bulunan kan, sperm ve böceklerden söz etmişti. Öldürme İzleri'nde bir adım daha atmış ve iyi ile kötü arasındaki sınırları araştırmış. Bu kez soruşturmalar ve delilleri öne çıkarmıyor, onun yerine işlenen suçların toplumsal düzen açısından anlamını ve suçluların özelliklerini tartışıyor.
Kitapta ele alınan vakalar, özellikle 'Vampir Cürümleri, Yamyamlar ve Bir Tecavüz' adlı birinci bölümde anlattıkları, klişe kaçabilir ama tam anlamıyla insanın kanını donduran türden. 19 ve 20. yüzyıl ile vampirlerin kriminal tarihine ilişkin kapsamlı bir araştırma arşivine sahip olmakla kalmayıp aynı zamanda Transsylvanian Society of Dracula derneği Almanya şubesi başkanlığı ve Rheinlande konsüllüğü görevlerini de yürüten Benecke, 1500'lü yıllardan 2000'lere kadar uzanan insan eti yeme ve kan içme vakalarından bir seçki hazırlamış. Son günlerde çok satar ya da çok izlenir olan vampir hikâyelerine hiç benzememekle birlikte Batı kültüründe vampir mitinin ve kurgusal metinlerin gerçek tarihsel/toplumsal köklerini anlamak açısından çok önemli. Kimisi kıtlık ve açlıktan, kimisi karanlık tutkulardan, kimisi hastalıktan kaynaklanan bu vakalar yazara göre "duygularımızın isyan ettiği ve gerçeğin oradan oraya savrulduğu uç noktaların en ucuna kadar soğukkanlılığını koruyan okurlar için". Ve hemen ardından şunları ekliyor; "şayet okurken korkudan ürperecek olursanız, kriminologların eski bir kuralı olan ve elinizdeki kitapta da geçen Hermann Hesse'den şu veciz sözle kendinizi rahatlatın: Aydınlığı anlamak isteyen, karanlığı tanımak zorundadır."
Kitabın geri kalan bölümlerinde seri katiller, uzun süre çözülememiş cinayetler, cinayet gibi görünen kazalar ve yargılama süreçleri yer alıyor. Ancak insanoğlunun karanlık dünyasında yapılan bu gezintide normal ile normal dışının iç içe geçtiğini, ezberimizdeki iyi-kötü ayrımının bulanıklaştığını görüyoruz. Öyle ki hem yargılama sonuçlarının adaleti hem de öfkeli kamuoyunun adalet talebi de şüpheli. Benecke, katiller ve korkunç cürümleri kadar onları yaratan toplumsal süreçlere, çevrenin oynadığı role de dikkat çekiyor;
"Bütün bu cinayetler o denli korkunç ve dehşet verici ki, bu tür şeyleri normal bir insanın değil, ancak delilerin yapabileceğini düşünmek isteriz. Maalesef seri cinayetler işleyen bu yamyamların çoğu oldukça normaller hatta genellikle fazlasıyla uyumlu ve sakin tipler. Bu rahatsızlık verici bir şey, zira bu tür özellikler Almanya'da aslında oldukça makbul sayılır. Eğer mahkemede izleyici bir suçluya her türlü işkenceyi reva görüyorsa, suçluları izleyicilerden ayıran kanlı çizginin ne kadar ince olduğu açık bir şekilde ortaya çıkar. Özellikle izleyici sıralarının en sonunda oturanların taleplerinin genellikle suçluların fantezi ve eylemlerini gölgede bırakması şaşırtıcıdır. Ama bir suçluyu canlı canlı yakmanın ya da derisini yüzmenin, suçlunun işlediği suçla eşdeğer olduğunu, korkutucu izleyiciler tabii ki kabule yanaşmazlar."
Acımak değil, anlamak
Kriminal konularla ilgilenen okuyucular için kaleme alınan bu kitapta Benecke'nin 'kusursuz cinayet'ler, kredi kartı dolandırıcılıklarına ve kitabın sonuna eklediği bölümle CSI dizilerine yaklaşımları da yer alıyor. Ancak popülerliği gözeten bu tarz eğlenceli anlatılar sadece cinayetlerin yarattığı ağır atmosferden birazcık sıyrılmak için. Her moladan sonra suçun insani ve toplumsal kökenlerine yeniden odaklanıyor Benecke.
Öldürme İzleri ile kriminal dünyanın gerçeklerinden küçük bir bölüm izlerken ağırlıklı biçimde kanlı cinayetlerle karşılaşıyoruz. Beneceke'nin tarihin çok uzak zamanlarıyla yakın zamanları arasında yaptığı karşılaştırmalar, gerçekliğin kurmaca metinlerden daha ilginç ve ürpertici olduğunu, daha da önemlisi insan ve toplum arasındaki ilişkiyi çok daha çıplak görünümlerle ortaya koyduğunu gösteriyor. Şiddet ve suç insana ilişkin ama değerlendirme biçimleri verili toplumsal durum içinde -yani zamana ve mekana göre- değişen olgular. Üstelik suçlunun kurbana, kurbanın da suçluya dönüşmesi her zaman mümkün. Bu nedenle Benecke'nin ısrarla vurguladığı nokta, acıma duygusunun adaletin sağlanmasında bir yararı olmadığıdır. Acımanın kurbana bir yardımı olmaz, zaten hiçbir kurban acınmayı istemez. Acınılan bir kişi konumunda bırakılmak -özellikle tecavüz mağdurları için- ikinci kez kurban edilmektir. Tersine burada söz konusu olan fiilleri metanetle algılayıp anlamaktır. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor; anlamak da o kadar kolay ve basit değil. Normal olanın kıyısında karşıtlar birbirlerine öylesine yakın dururlar ki, onları birbirinden ayırmak imkansız hale gelebilir. Dikkatleri toplumun kıyısındakilere çevirdiğimizde, orada olup biteni bu konuya dair mevcut deneyimsizliğimizle değerlendirmek her zaman zor bir iştir. Ve anlamakta zorluk çektiğimiz bir suçluya bütün toplum tarafından kabul gören -acıma, öfke gibi- hisler ya da -iyi, kötü gibi- yargılarla yaklaşmak adaleti körleştirebilir.
Öyleyse Mark Benecke'nin şu sözlerine kulak verelim: "Okuyucu olarak failleri ne sevmelisiniz ne de acımalısınız. Hayatınızda hiçbir zaman pedofil bir sadistle karşılaşmama dileğinizi herkes kabul edecektir. Buna rağmen faillere duyduğunuz nefreti bir süreliğine bir kenara bırakın. Belki de böylece her seri cinayete yol açan ve çevreleyen simsiyah tabakayı aralayabilirsiniz. Bu da hiçbirimizin yönlendirme olanağı olmayan ve parafil seri katillerde rastlanan ölümcül bir içtepi olan psikolojik vakayı anlamanızı sağlayacaktır. Zaten söz konusu fiilleri anlamak zorunda değiliz ve istesek de anlayamayız. Hiçbir kriminolog, psikolog, adli tıp doktoru, gazeteci ya da din adamı, hatta parafil seri katillerin kendileri bile döllenmiş bir yumurta hücresinin nasıl ve neden çocukları işkenceyle öldüren bir canavar haline dönüştüğünü bilemiyor. Fakat pedofil sadistlerin gerçek canavarlar olduğu konusunda hemfikiriz zaten faillerin kendileri bile kendilerini sıklıkla böyle tanımlar. Bu bir yana, işledikleri fiillerden sorumlu olup olmadıkları ise başka bir mevzudur. Zira kimsenin kavrayamadığı ve her iradeden daha büyük ve güçlü içgüdülerden mustarip olan bir insanın sağlıklı değil, hasta olduğu aşikârdır."
Dünya ona soruyor
1970 Almanya doğumlu Mark Benecke, ABD ve Kanada'da özel kriminoloji eğitimi gördü, kan izleri numunelerinin değerlendirilmesi alanında uzmanlaştı. Genetik parmak izi, adli tıp ve kriminolojiyle ilgili çok sayıda inceleme makalesi ve kitap yayımladı. Halen kriminolojik ipucu tespiti, araştırması ve değerlendirmesi konularında resmi olarak tayin edilmiş yeminli uzmanların en tanınmış olanlarından biri. ABD, Kolombiya, Vietnam ve Filipinler üniversitelerinde misafir öğretim üyeliğinin yanı sıra, başta FBI Akademisi ve 'Body Farm' olmak üzere birçok ülkenin polis akademilerinde misafir öğretim üyesi olarak ders veriyor. Ulusal ve uluslararası araştırma yayınları için, Moskova'da Hitler'in kafatası ve dişlerini, Transilvanya'da vampirleri, korsan Henry Morgan'a ait ipuçlarını ve Belçika'da kendini yakanların hadiselerini inceleyen, birçok uluslararası araştırma akademisinin üyesi olan Benecke, ayrıca çok sayıda televizyon yayını ve dizisinin bilimsel danışmanlığını da yapıyor.
Sahi, bu Zeitgeist ne anlatıyor?
RADİKAL KİTAP - 18/09/2009
Artık dünyanın üzerinde yeni bir hayalet dolaşıyor: Zeitgeist hayaleti. Bir bilgisayarı, bir de modemi olan neredeyse herkesin izlediği, hiç değilse duyduğu ya da bildiği sanal bir hayalet bu. Eğer bilgisayar ekranı karşısında gözlerinizin bozulmasından korkmuyorsanız ve bolca boş vaktiniz varsa, Peter Joseph tarafından hazırlanan bu iki bölümlük belgeseli seyretmemeniz için hiçbir neden yok. Daha sonra ne mi oluyor? Televizyondaki spor programlarını seyredenin futbol uzmanı kesilmesi gibi, 'Zeitgeist The Movie'yi ya da 'Zeitgeist Addendum'u izleyen herkes başımıza 'sistem eleştirmeni' kesiliyor.
Zeitgeist filmleri ikişerden toplam dört saatte izleyenlere ekonomi- politikten dinler tarihine kadar birçok meseleye el atıyor. Bu kadar çok şeyden bahsetmek beraberinde, doğal olarak, sığlığı da getiriyor. Ama bütün bu sığlığa rağmen ve belki de tam da bu sığlığın yüzünden 100 milyonun üzerinde insanın Zeitgeist filmlerini izlediği biliniyor.
Meseleye bu çerçeveden bakıldığında Zeitgeist'ın bir filmden fazlası olduğu anlaşılıyor. Bu nedenle Zeitgeist fenomeninin yayın alanını etkilemesini doğal karşılamak gerekiyor. Nitekim daha şimdiden Zeitgeist ile ilgili birkaç kitap yayımlanmış durumda. Üstelik bütün bu kitapların ortak paydası Zeitgeist'ı neredeyse noktasına, virgülüne kadar tekrarlamaları. Ama geçtiğimiz günlerde yayımlanan Zeitgeist Ne Anlatıyor? isimli kitap farklı bir profil veriyor. Neredeyse herkesin Zeitgeist sempatizanı kesildiği bir dönemde kitapta yer alan yazılar okuyucuda soğuk bir duş etkisi yaratıyor.
Haluk Hepkon tarafından hazırlanan derleme beş farklı araştırmacının yazılarından oluşmuş. Hemen her yazar meseleye farklı bir bakış açısından yaklaşıyor. 'Güneş Tanrı İsa'yı Ararken' başlıklı ilk yazıyı Emrah Alpat kaleme almış. Alpat, yazısında 'Zeitgeist The Movie'nin ilk bölümünde Hıristiyanlık ve Musevilik hakkında söylenenlere değiniyor. Alpat'ın eleştirilerini iki ana noktada toplamak mümkün. Alpat, ilk olarak Zeitgeist'ın, kaba bir tabirle, 'salladığı' yerler üzerinde duruyor. Aslında bilgi hataları üzerindeki bu duruş, filmin bütün fiyakasını bozmaya yetiyor. Okuyucu Zeitgeist'ın bütün iddialarının yanlış bilgiler ve kimse tarafından ciddiye alınmayan fazlasıyla 'eksantrik' kişiler tarafından kaleme alınan kaynaklar üzerinde yükseldiğini anlıyor. Alpat, ikinci olarak Zeitgeist'ın yöntemi üzerinde duruyor ve sözde belgeselin iddialarını tuhaf akıl yürütmelerle kanıtlamaya çalıştığını örneklerle gösteriyor.
Kitabın ikinci yazarı sinema eleştirmeni Tunca Arslan. Arslan, 'Mısır Tanesi, Çakıl Taşı ve Zeitgeist' başlıklı yazısında varoluşculuktan girip Matrix'ten çıkıyor ve Zeitgeist'ı esprili bir üslupla ele alıyor. Arslan, mistik saçmalıklarla dolu olduğunu belirttiği Zeitgeist'ın emperyalizme karşı savaşın beyhude olduğunu tekrarlayan metafizik saçmalıklardan birisi olduğunu ileri sürüyor. Arslan, "ölen bir kültürün posası" diyerek Zeitgeist hakkında hayli çarpıcı bir değrlendirme yapıyor.
Araştırmacı yazar Erol Bilbilik ise Zeitgeist'a farklı bir yerden yaklaşıyor. Daha önce konu hakkında televizyonlarda çeşitli programlara da katılan Bilbilik, 'Zeitgeist Bir Petrol Projesidir' başlıklı bu makalesinde özellikle enerji meselesine yoğunlaşıyor. Bilbilik yazısında ayrıca Zeitgeist'ın yüzünü daha az suyla yıka, daha az televizyon izleden ibaret 'sözde eylem planı'na da değiniyor.
Sabataycılık ve Zeitgeist
Haluk Hepkon ise 'Komplo Teorileriyle Sarmalanmış New Age' başlıklı yazısında Zeitgeist'ı New Age kültürünün bir ürünü olarak ele alıyor. Hepkon'a göre Zeitgeist'ın ekonomiye ve dine yönelik eleştirileri New Age akımların ve ABD'deki aşırı sağcı grupların şikâyet ve sızlanmalarından ibaret. Dolayısıyla ne bir sistem ne de bir ABD eleştirisinden söz etmek mümkün. Hepkon, Zeitgeist'ta yer verilen Amerikan Merkez Bankası, tek dünya devleti ve perde arkasından dünyayı yöneten elitler gibi komplo teorilerinin ABD'deki aşırı sağ hareketler içerisinde nasıl ortaya çıktığını da inceliyor. Hepkon yazısında ayrıca, tıpkı Alpat gibi, Zeitgeist'ın kaynaklarına da değiniyor. Böylelikle ünlü komplo teorisyeni Antony Sutton'un icadı 'Kurukafa Kemikler Örgütü'nden, Troçkist Christian Rakowski'ye ait olduğu iddia edilen uydurma 'Rakowski Protokolleri'nden başlayarak 11 Eylül Olayları hakkındaki komplo teorilerine kadar uzanan süreci daha iyi anlıyoruz. Hepkon yazısında ayrıca New Age hurafelerden ve ABD'li aşırı sağcıların antikomünist zırvalarından oluşan Zeitgeist'ın, ülkemizdeki kimi sol çevreler tarafından referans olarak gösterilmesine de değiniyor. Hepkon'a göre bu durumu, tıpkı Sabatayizm tartışmaları gibi, postmodernizmin sol içindeki bir başka tezahürü saymak gerekiyor.
Viyana Üniversitesi Siyaset Bilimi Enstitüsü'nde görev yapan Karin Liebhart'ın makalesini de Hepkon'un bahsettiği çerçeve içerisinde ele almak gerekiyor. Liebhart'ın ezoterik ve okültik akımların aşırı sağcı siyasetlerle ilişkisini ele alan makalesi son derece önemli. Liebhart, makalesinde Helena Blavatsky ve Rudolf Steiner gibi Batı ezoterizminin simge isimlerinin Nazilerle ilişki kurmalarıyla başlayan süreci günümüze kadar inceliyor. Liebhart'ın makalesi New Age akımların, genel kanının aksine, siyaseten hiç de masum olmadıklarını son derece yerinde örneklerle gösteriyor. Umarız, Liebhart'ın makalesi ve geniş kaynakçası komplo teorileri hakkında bir sürü tartışmanın yapıldığı ülkemizde okuyucudan gereken önemi görür.
Günümüzde Zeitgeist'ı izleyerek 'sistem eleştirmeni' olmaya yeltenmek bir moda. Üstelik hızla yayılan bir moda. Bu yüzden Zeitgeist belgesellerini sadece bir film olarak değerlendirmek mümkün değil. Zeitgeist Ne Anlatıyor?, bu yeni modaya karşı hem ciddi, hem de eğlenceli bir itiraz yükseltiyor. Üstelik bu işi sisteme yönelik geleneksel eleştiri kanallarına sahip çıkarak yapıyor. Zeitgeist Ne Anlatıyor? Zeitgeist'ı izleyen ya da izlemeyi düşünen herkesin okuması gereken bir kitap.
AYSEL SAĞIR
RADİKAL KİTAP - 06/08/2010
Çok temalı bir kitap July'ın İnsanları. 'Çok temalı', zira anlatım boyunca açılan kanallardan oluşan yan temalarla okuyucunun anlam önceliklerine de olanak tanıyor. Güney Afrikalı yazar Nadine Gordimer, July'ın İnsanları'nda, iki toplumun insanlarını, yani, Güney Afrikalı siyahlarla, Avrupalı beyazları yan yana getirmiş. İki unsurun mekânsal yakınlıkları 'misyoner beyazlar'ın Afrika'daki varlıkları göz önüne getirildiğinde, arka plan görüntüsü öne çıkmakta gecikmez. Söz konusu arka plan ise, köleleştirilmiş siyahların 'beyaz insan'a karşı verdiği mücadelenin tarihi olarak gelecektir gözümüzün önüne. July'ın İnsanları, çağrıştırdığı tüm bu arka plan gerçekliğini de yanına alan bir zeminde şekillenirken, yüzyıllar boyunca biçimlenen siyah ve beyaz insanın aynı koşullarda biraraya gelişine, karşılıklı ilişki sonucu doğan davranış ve değişimlerine odaklanmış.
Güney Afrika'da yaşayan Smales ailesi ve onların yanında uzun süre (on beş yıl) çalışan July'la tanıştığımız kitapta, üç çocuklu Smales ailesinin yerleştikleri Güney Afrika kentindeki yaşamını gözlemleriz. Beyazların kendilerine ayırdığı bölgede konuşlanan Smales ailesi, diğer beyaz aileler gibi avlulu, geniş evlerini July'ın peşine takılarak terk etmek zorunda kalacaklardır. Zira uzun süredir siyahların eylemleriyle şekillenen şiddet ortamı, Smales'lerin yaşadığı eve kadar yaklaşmıştır. Aile, içine girmek üzere olduğu şiddet çemberinden kurtulmak için July'ın ailesinin ve akrabalarının yaşadığı köye sığınacaktır. "Sokaklardaki çatışmalardan, çocuklarının tehlikede olmasından, hiç inanmadıkları kokuşmuş bir beyaz toplumda paylaşmadıkları ülküler uğruna canlarını savunma zorunda kalmaktan kaçmışlardı."
Smalesler July'a taşınınca
Ülkelerinden getirdikleri teknolojik olanak ve alışkanlıklarla rahat bir hayat süren aile, artık tüm bunlardan yoksun, 'ilkel' bir yaşamın araçlarıyla var olmak zorundadır. Yalnız, onların olanaklarından yararlanan uşakları July da içinden geldiği ilkel yaşama onlarla birlikte dönmüştür. Her iki tarafın da farklı değişimlerine, ilişkilerine tanık olduğumuz bir süreç başlar. Bir anlamda, roller değişmiştir. Daha önce July ve onun temsil ettiği toplumun karşısında 'üstün' bir konumda olan aile, tümüyle ilkel bir yaşam süren insanların olanaklarına ve insafına sığınmak zorunda kalmıştır. Tam da burada, karı-koca ve üç çocuktan oluşan ailenin her bir bireyinin, yetersiz koşullarda var olma çabası, tüm insanları eşit kılan insani güdülerle çıkar karşımıza. Burada, üstünlük duygusu ve onu sağlayan araçlar sorgulanma gereği bile duymaksızın değersizliklerini kolayca ele verirler. Üç çocuk, çoktan diğer siyah çocuklarla kaynaşmıştır bile.
Ailenin, yaşamak için July'ın rehberliğine, yardımına ihtiyacı yoktur sadece, varolmaları ona bağlıdır aynı zamanda. July'ın, Smales ailesinin yanında uşak olarak çalıştığı süreç, kendisine yönelik onlardan gelen davranış, onlara verdiği yaşamsal destekte nasıl bir rol oynar? Uşak July'ın aileye sunduğu destekte, ailenin, July'a, 'eşitliği' çağrıştıran, 'hümanist' yaklaşmının etkisi olmuş mudur? "Maureen, July'ın evinin kapısına nasıl gideceğinin provasını yaptı. Orası yalnızca otuz metre ilerdeydi. Kendi evlerindeyken July'ın oturduğu bölüm avlunun karşı tarafındaydı yalnızca; yazın açık duran kapıdan gördüğü, kışın da kendi verdiği elektrikli ısıtıcının çevresinde otururlarken seslerini duyduğu ve July'a sonu gelmez ziyaretlerde bulunan dostlarına, erkek kardeşlerine el sallardı Maueen; arabasına binmek için çift arabalık garaja her gidişinde July'ın oturduğu bölümün önünden geçerdi. Ama July hasta olmadıkça -ki çok seyrek olurdu bu- onun bölümüne hiç girmezdi. Gireceği zaman da kapıyı tıklatırdı, July'ın başını bekleyen arkadaşları (ters çevrilmiş kutulara ve eski masanın üstüne otururlardı; hizmetkarı rahat etsin diye Maureen ona bir tane doğru dürüst iskemle vermişti ama yarım düzine dostunun ağırlanması konusunda yardımcı olması beklenemezdi ondan) saygıyla ayağa kalkarlardı Maureen kendi elleriyle hazırladığı hafif yemeği getirdiği tepsiyi o tertemiz yatağın üstüne bırakırdı."
Uşak July da, kuşaklar boyu geçmişinden birikerek gelen, atalarından yüklenen nefret ve kin bastırılmış olsa da zaman zaman su yüzüne çıkar.Yalnız, bu dürtülerin beyazlarla ilişkisinde belirleyici bir ağırlığı yoktur. Ama efendilerini bilinçsizce seven, saf bir siyah da değildir July. Aksine, değişen roller ve koşullardan kaynaklı, ama derinlerden gelen her iki tarafın- itkilerin etkili olduğu bir değişim söz konusudur.
Değişime neden olan süreçte ise, iki farklı kültürden ve yaşamdan beslenen insanların çelişkilerinin yanısıra; yeni duruma uyarlanma çabası, bilinçdışı-bilinçaltı faktörler ön plana çıkar... Tabii, refah ülkesi insanlarının, açlığın, sefaletin simgeleştiği Afrika'da ne aradıkları sorulabilir. İki ayrı uçlar olarak şekillenmiş yaşamların bir araya gelmesinin cevabı da aynı soruda gizli.
A. ÖMER TÜRKEŞ
RADİKAL KİTAP - 23/10/2010
2010 yılında kaybettiğimiz Denis Guedj, Bilim tarihi profesörüydü. 1940 Cezayir doğumlu Guedj, matematiği yetişkinler ve gençler için anlaşılır hale getirmek için günlük gazetelerde köşe yazarlığı yapmıştı. Bu kadarla da yetinmedi, çok sayıda romanda yazdı. Fransa'da satış rekorları kıran, yirmi dile çevrilen 'Papağan Teoremi', romanları arasında en önemlisiydi. 'Papağan Teoremi', bir zamanlar Türkiye'de de çok satan 'Sofi'nin Dünyası' ile karşılaştırılabilir. 'Sofi'nin Dünyası'nda Jostein Gaarder, felsefeyi kolaylaştırmak, popülize etmek istemiş, 'felsefe nedir?' sorusunun yanıtını sevimli ve sıcak bir hikâye ile romanlaştırmıştı. Denis Guedj de benzer bir fikriyattan yola çıkmış ve matematiği hayatla uzlaştırmak için edebiyata başvurmuş. Sadece matematik değil, felsefe ve tarih de işin içinde. Ve ille de polisiye!..
Sayıların gizemini çözerken okuyucu ilgisini dağıtmamak için polisiye bir kurgu kullanıyor Guedj. Şüpheli bir ölüm, hırsızlık, mafya, adam kaçırma, aksiyonlara özgü egzotik seyahatler... Hiç birini ihmal etmemiş; ama dünyaya matematiğe dayalı bir felsefeyle bakmaktan da hiç vazgeçmiyor.
Papağanın ezberi
Her şey yaşlı kitapçı Mösyö Ruche'a çok eski bir dosttan, çok uzaklardan gelen ve hikâyenin akışını belirleyen bir mektupla başlıyor. Sorbonne'da felsefe eğitimi aldıkları öğrencilik yıllarındaki en yakın arkadaşı Elgar Grosrouvre'dur mektubu gönderen. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra görüşmediği, şimdi Amazon bölgesindeki Munacas şehrinde yaşadığını öğrendiği bu eski dostun mektubu, hem bir veda mesajı hem bir vasiyet mahiyetindedir;
"Bir kitap kolisi alacağını bildirmek için. Niçin sen? Çünkü biz birbirimizin en iyi dostuyduk ve benim tanıdığım tek kitapçısın. Sana kütüphanemi göndereceğim (...) Edebiyatın bütün hazineleri yatıyor orada. Matematikle ilgili olarak edebiyattan söz etmem kuşkusuz şaşırtacaktır seni. Şuna kesinlikle inanmanı isterim ki bu yapıtlar en iyi romancılarımızın hikâyeleriyle boy ölçüşebilecek düzeydedir. Matematikçilerin hikâyeleri... Tesadüfen akıma gelen birkaçının adını sayayım: İranlı Ömer Hayyam ya da Tusi, İtalyan Niccolo Fontana Tartaglia, Fransız Pierre Fermat, İsviçreli Leonhard Euler. Ve daha birçok isim. Matematikçilerin hikâyeleri, ama aynı zamanda matematik hikâyeleri! Benimle aynı görüşleri paylaşmak zorunda değilsin. Bu bilim dalında sefil bir sıkıntı içinde yüzen gerçeklik kırıntılarından başka bir şey göremeyen sayısız insandan biri olabilirsin. Benim eski dostum, eğer, günün birinde bu yapıtlardan birini açarsan, şu soruyu sor lütfen: 'Ne anlatılıyor bu sayfalarda?' İşte o zaman o donuk ve tatsız tuzsuz matematiği bambaşka bir aydınlık içinde göreceğinden eminim, en güzel romanları doymak bilmez bir açlıkla okuyan senin gibi birini kesinlikle tatmin edecektir bu aydınlık."
Dahası Elgar, şimdiye dek çözülmeyen iki matematik denklemini çözmeyi başardığını, ancak çözümleri elinden almak isteyenlerden kaygılandığını, yakında her şeyin son bulacağını da eklemiştir mektubuna. Kısa bir süre sonra evi ile birlikte yandığı haberi ulaşacaktır. Seksen dört yaşında, ancak tekerlekli sandalyesiyle hareket edebilen Pierre Ruche üzülmüş, kaygılanmış ama merak duygusu da kabarmıştır. Mektubu tekrara tekrar okudukça hem barındırdığı şifreleri fark edecek hem de o şifreleri çözmek için matematik düşüncesinin ortaya çıktığı çok eski zamanlardan günümüze doğru bir yolculuk başlatacaktır. Elbette sevimli yardımcılarıyla birlikte. Kitapçı dükkânında çalışan bayan Perette, bayan Perette'in çocukları Jonathan, Loa, Max, şoförleri Albert ve ansızın aralarına katılan gizemli papağan Nofutur... Hep birlikte hem mektubun şifresini hem de Elgar'ın ölümünün bir cinayet mi, intihar mı, yoksa kaza mı olduğunu matematik yardımıyla çözmeye koyulurlar..
Tarih, coğrafya, yurttaşlık
Bütün dünyada romanın kazandığı popülerlikten yararlanmak konusunda genel bir eğilim kaydediliyor. Birçok öğretinin, akademik disiplinin, çeşitli hobilerin, turistik amaçlı tarihin ve mitolojinin roman kurgusu içerisinde yazıldığını görüyoruz. Aslında ilk romancıların da öğretmek, aydınlatmak niyeti yok değildi. Ancak şimdilerde 'Pedagojik Roman' denilen türde yazılanların edebiyatla ilişkisinin araçsallığı olağan, hatta beklenen bir durum.
Papağan Teoremi'nin pedagojik yanı çok açık. Mösyö Ruche'ün ekibi gençlerden ve sıradan insanlardan kurulu. Böylelikle anlatı dilini -aslında matematik denklemleri bahsini- basitleştirmiş. En zorlu problemlerin çözümlerini belleğinde barındıran papağansa sevimliliğinin ötesinde -anlamakla ezberlemek arasındaki farkı işaret eden- simgesel bir 'karakter'. Geometri, trigonometri, cebir gibi matematik kıtasının hemen her parçasını bir gelişme aşaması olarak bir bölüm başlığı yapan Papağan Teoremi, eski Yunandan başlayarak günümüze kadar pek çok matematik insanı portresi sunuyor. Kitabın arkasındaki listede tam yüz otuz sekiz isim var.
Yazarın polisiye kurgunun çekiciliğinden -ilk ve son bölümler dışında- yeterince yararlandığı söylenemez. Bütün bunlara rağmen Papağan Teoremi pek çok okuyucuya okuma zevki verecek bir roman. Polisiye tarzı muamma yoksa da matematiğin kendi gizemleri var. Böyle bir düşüncenin dünyanın dört bir yanından gelen katkılarla vücut bulması bile başlı başına büyük bir gizem değil mi? Kitapta tarih ve coğrafya önemli yer tutuyor.
"İskender'in imparatorluğundan, Roma imparatorluğundan, Arap imparatorluğundan sonra, Moğol imparatorluğu! dedi Mösyö Ruche. Matematik tarihinde geziye çıktığından beri dördüncü imparatorluktu bu. Pekin, Moskova, Novgorad, Kiev, hiçbir kent direnemiyor. Moğol orduları Viyana kapılarına kadar dayanıyor. Öylesine geniş topraklara sahip oluyorlar ki imparatorluk Büyük Hanın varisleri arasında paylaştırıhyor. Cengiz Han'ın torunu Hulagu'ya, bu dünyanın Nasireddin'i ilgilendiren tarafı verilir. Harizm düşer ve Harizm'le birlikte Aral gölü. Ve Horasan ve Kürdistan ve İran ve Irak. Semerkand, Buhara, İsfahan, Nişabur... Bu bölgede Moğollara direnebilen iki yer vardır: Bağdat ve Halifesi, Alamut ve Haşhaşiler."
Öte yandan matematik ve felsefenin bir aradalığını da küçük ama berrak örneklerle gösteriyor Guedj. Sayısal bağlantıların, denklemlerin, sayı dizilerinin ve bunların çözümlerinin bir yanı matematiğe bir yanı hayatı kavrama çabasına uzanıyor;
"Bu arada beni Pythagoras'a 'bağlayan' şeyin ne olduğunu söyledim mi sana? Dostluk sözcüğünü bulmuştur o; biliyor muydun bunu? Kendisine bir dost nedir, diye bir soru sorulduğunda şöyle demiştir: 'Öteki ben olandır, 220 ve 284 gibi.' İki sayı, biri ötekinin tüm değerlerinin toplamıysa eğer 'dost'turlar ya da 'bağdaşır' sayılardır. Pythagorasçı Pantheon'un en ünlü dost sayıları 220 ve 284'tür. Güzel bir çift oluştururlar. Vaktin varsa dene bir. Ya biz ikimiz, 'dost' muyuz? Senin değerini ölçen nedir Pierre? Ya benimkini? Bizim değerlerimizin toplamını çıkarma zamanı da gelmiştir belki."
Matematiğe meraklı değilseniz eğer, Papağan Teoremi'ni okurken sayılardan sıkılacağınız yerler olabilir. Ama insanlık tarihinin belki de ilk ve en önemli buluşunun arkasındaki olaylar ve insanlar, zaman zaman insani dramlar ilginizi mutlaka çekecektir. Çünkü bu kitabın asıl meselesi matematiği öğretmek ve sevdirmek değil, insanın önüne koyduğu problemleri çözme tutkusunu sergilemek. O tutkudur ki Tahles'ten başlayarak günümüze kadar pek çok matematikçiyi birleştirmiş, çözülemeyen problemler nesilden nesile aktarılmış, bu uğurda nice ömürler tüketilmiştir. Yollar çözüme çıkarmasa bile yolculun kendisidir önemli olan. Bir problemi çözmek için verilen çabadır, çözmeye yaklaştığında duyulan heyecan, yanlış yollara sapıldığında duyulan düş kırıklığı, başarma hırsı, hazzı; kısacası insanı insan yapan bir süreç...
Matematiği diğer disiplinlerle ve felsefeyle birlikte kavramaktan çok uzak bir eğitimle tanıyor ve çoğumuz daha baştan sayılardan ürküyoruz. Soyut bir şey gibi geliyor matematik. Çözüm yollarını papağan gibi ezberlemek yerine kavramaya yönelik yöntemler arayan Denis Guedj, Papağan Teoremi ile amacına ulaşıyor. Matematik ufkunuzu genişletecek bir kitap.
|
 |
|
|